PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Türklerde Ziraat


kobali
11-18-2009, 21:07
Türklerde tarla ile ilgili bilgiler:

Türkler, ziraatçi, daha doğrusu ekip biçme yolu ile yaşamlarını kazananlar için, iki söz kullanırdı:
1- Tarıgçı, tarıkçı: Türkçede "ziraatçi" için kullanılan en eski deyiş, bu olsa gerektir. Tar- veya Tar-ı fiil kökünden gelen bu deyiş, Uygur Türklerinden itibaren yazılı metinlerde, sıkça görülmüştür. Aslında ekin anlamına gelen "tarıg" ve tarla anlayışın için kullanılan "tarlag" sözleri de, Göktürk harfleri ile yazılmış yazıtlardan itibaren görülmektedir. Uygur metinlerinde Tarıkçı Beg, yani "ekinci bey" şeklinde öz adlar da geçmektedir. Selçuk çağının başlangıcında, çifçiler için söylenen "tarıgçı" deyişinin yanında, bir de "tarıdaçı", yani "tarım yapan" sözü ortaya çıkar. İlk Moğol metinlerinde de, çiftçiler için, "tariyacin" sözü kullanılırdı. Bu deyişin, Moğollara Uygurlar yolu ile gitmesi kuvvetle ihtimaldir.

kobali
11-18-2009, 21:21
2- Ekinci, "ziraatçi" : Bu söz, Türklerde kullanılan ikinci Türkçe deyiştir. Ekmek fiili, Göktürk çağından beri, göre geldiğimiz eski bir deyimdir. Fakat "ekinci" deyişi, daha çok Batı Türklerinde yayılmış gibi görünmektedir. Harezmşahların başlangıcında Ekinci adını taşıyan bir Türk emiri de, tarih kaynaklarında geçmektedir. Artık bundan sonra ekinci sözü, eski Anadolu metinlerinde umumi bir deyiş haline gelir. XV. yüzyılda söylenmiş bir atasözünde şöyle deniyordu: "Ekinci kırk yılda biter, bezirgan kırk günde" Eski Anadolu Türkleri bununla, ziraatçinin bir tüccardan çok daha zor yetişebileceğini söylemek istiyordu.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkler büyük devletler kurduktan sonra, herhalde beyler, tarlalarını "yarıcı" olarak veyahut da başka bir usul ile Türk olmayan yerli halka sürdürüyorlardı. Mısırda Türk olmayan bu "ortakçı" ziraatçilere, Kıpçak Türkleri "Tat" adını veriyorlardı. Aslında Tat deyimi, Türk topraklarında yaşayan, fakat Farsça konuşanlar için söylenen bir sözdü. Azerbaycan lehçesinde de, işçi ve amele sınıfına Tat adı verilmektedir. Bu da bize, Türk devletlerinde Türk olmayanlar için, ne gibi vazifelerin düştüğünü gösteren, açık bir delil olabilir.

kobali
11-18-2009, 21:55
Türklerde Tarla:

Türklerde tarla deyişi ile, bunun karşıladığı düşünce düzeninin kökleri de, çok eski çağlara kadar uzanır. Bu konuda, Türklerin kullandığı deyimler, çok eski ve köklü özellikler gösterir. Göktürk yazısı ile yazılmış yazıtlarda bile bu anlayış, tarlag ve tarlagım, yani "tarlam" deyişleri ile kendini göstermeğe başlamıştır. Bunun yanında, yine Göktürk yazıtlarında, "ekin ekilen yere", ekinlig deyiminin kullanıldığını da görürüz. Selçuk çağının başlarında ise tarla deyimi, daha eski bir söz ile, tarıglag şeklinde karşımıza çıkıyordu. Kaşgarlı Mahmudun söz açtığı bu deyiş, herhalde üzerinde durulması gereken deyişlerden biri olsa gerek. Tarıg-lag isim ve yer eki ile görülen bu önemli deyim, Kutadku-Bilig'de de devam ediyordu. Oğuz Kağan destanındaki, Uygur harfleri ile yazılmış ve yine tarla anlamına gelen "tarlagu" deyişine de, büyük bir önem verilir. Trıgla-gu şeklinden gelmesi muhtemel olan bu deyiş, bize biraz daha geç bir şekil olarak görünmektedir. Metinde, "darlagusız bir yası yir irdi", "tarlasız yazı bir yer idi" denilmektedir. Aslında en sağlam kaynak olan Kaşgarlı Mahmudda da, "tarıglanmak" "ekin sahibi olmak", - tarıtmak " ekincilik etmek, ektirmek" gibi, buna benzer bir çok fiil kökü ile bunlardan türeyen deyişler vardır. Mançu ve Moğol dillerinde de, tarımla ilgili sözlerin çoğunun, tari- fiil kökü ile başladığını görürüz.

kobali
11-18-2009, 22:15
"Ekin" ve "Ekinlig" :

Selçuk çağının başlangıcından itibaren, Batı Türkleri, ekmek fiilinden gelen sözleri, tarımak ile ilgili sözlerden daha çok kullanmağa başlamıştı. Bizim "Ne ekersen onu biçersin" atasözünün karşılığı olarak, Kutadgu-Bilig'de "Negü yerge ekse, yana ol orug" deniyordu. Oğuzlar, ekin ekilen yer ve çiftlik anlayışına, daha çok ekin deyişini kullanıyorlardı. Kaşgarlı Mahmud da bunun üzerinde durmakta ve bu sözün Oğuzca olduğunu söylemektedir. Eski Anadoluda ise bu deyişlerin yerini, artık "ekinlik" sözü almıştı. Doğal olarak bunun yanında, daha yaygın bir görünüşle, tarla sözü de devam ediyordu. Türk sözlüklerinde, "toprak" ile çeşitlerini gösteren pek çok deyiş de vardır. Bunların en eskilerinden biri olan, "sakız toprak" deyişini örnekleyebiliriz. Toprak, şimdi olduğu gibi, eskiden de ekilen tarla anlamında kullanılmıştı. Bu sözün ayrıca "sosyal" bir anlayışı da vardır. Bir Kırgız atasözünde, "Çocuğun iyi ve yararlı olursa, toprağın da bereketli olur" denmesi, konuyu yeterince açıklamaktadır. Ayrıca Oğuzların ekine, "aşlık" yani, yemek demeleri de, Türklerin yaşam temelini nereye bağladığını gösteren bir delildir.

kobali
11-18-2009, 22:24
YAZI VE TARLA:

1. Türklerde "ekilmiş" ve "ekilmemiş" yer arasında yapılan ayırma:

Bugünkü türkçemizde, ekilmemiş yer anlamında kullanılan "kır", "yazı" gibi deyişleri biliyoruz. Bunlar, eskiden de aşağı yukarı aynı anlamları taşıyordu. Bununla beraber sonlarına birer ek getirilerek yapılmış "kıra", ekilmiş yer ve "yazak", atlak yeri gibi anlayışlar karşılığı olarak kullanılan yeni deyimler de yok değildi. Fakat bunlar, çok eski bir yapıya sahip olan deyişlerdir. Bununla beraber eski Türkçede de, çorak, koçur ve sızık gibi sözler, ekilmemiş veya ekilemeyen yerler için kullanılan, genel deyimlerdi. Kaşgarlı Mahmud'un tebiz ve Kıpçak lehçelerinin tüvün gibi henüz daha incelenmesi gereken deyişleri de, bunların yanında yer alır.

kobali
11-18-2009, 22:36
2. Çöl:

Çöl sözü, çok eski Türkçe bir deyiştir. Bu sebeple çöl sözü ile ekilmemiş yer arasında fark vardır. Bunları, birbirinden ayırmak lazımdır. Bu sebeple Türkler, ancak Gobi Çölü gibi gerçek çöllere çöl demişlerdir. Örneğin ot bulunmayan yerleri, "taz yer" daz yer veya kel yer demekle, çöllerden ayırmışlardır. Anadoluda kullanılan, yas, yoz yer, gen yer, bor, ören, taylan, şorak, çorak gibi aslı türkçe olan deyişleri de, bunlara ilave edebiliriz.

Gobi çölünün adı da aslında, Avrupalılar tarafından yanlış söylenmiş ve bu yanlış yazılışı ile de, bize kadar gelmiştir. Göbinin gerçek söylenişi "Govu" dur. Moğollar bugün bile bu çöle "Govu" demektedir. Anlamı ise "Boş ve inançsız" demektir. Pelliot'nun Gobi adının kökünü Türkçe "kovu-k" sözünde araması, herhalde boş bir arayış olmasa gerektir.

kobali
11-18-2009, 22:43
3. Kurak yer:

Kurak yer anlamına kullanılan eski Türklerdeki "kurgak yer, kuruk yer" deyişleri de bugünkü Türkçemizdeki kuruk ve kuru gibi sözlerin nereden geldiğini açıklar. Aslında kurgak sözü, "kurak ve yağmursuz" anlamına gelirdi. Harezmşahlar çağında söylenen "kuruk yıl boltı", yani "kurak bir yıl oldu" veya "kuruk otun", kuru odun gibi deyimleri de örnek olarak vermek, sözlerin anlaşılması bakımından yararlıdır.

kobali
11-18-2009, 22:46
4. Sulanmayan yer:

Toprak için yine eski Türkçede bir "kavrak" deyişi vardır ki, bu da bir tür susuz tarla demektir. Kırgız türkçesinde, "kayrak" şekline girmiş olan bu deyimi, bu lehçede kullanan diğer örneklerden, daha iyi anlayabiliriz. Kak, yani "kuru" kökünden gelmesi ihtimal olan bu deyişin, Anadoluda da, türlü söylenişleri vardır.

kobali
11-18-2009, 23:16
TARLAYI SÜRME VE SABAN:

"Sabanlamak", tarlayı sürmek: "Sürmek" deyişi, Anadoluda biraz yanlış anlaşılmaktadır. Sürmek, toprağı aktarmak değil, sabanı çeken öküzleri sürmektir. Yoksa diğer anlamda, eski Türk sözlüklerinde herhangi bir deyişe rastlanmıyor. Zaten bunun için de bu deyim, Anadoluda "çift sürmek" gibi, iki sözle ifade edilmiştir. Türkçede "saban" sözüne, Selçuk çağının başlangıçlarında, Kaşgarlı Mahmud'da rastlıyoruz. Bu çağdaki Türkler, tarlayı sürme işini de, bu sözden yaptıkları "sabanlamak" fiili ile ifade ediyordu. "Sabanda" demek ile de "çift sürme zamanı" anlatılıyordu. Çok eski Türk atasözü, bize bu bakımdan, bir çok şey öğretmektedir.

"Sabanda sandırış bolsa, örtkünde irteş bolmas"
"Sapan zamanı kavga olursa, harmanda gürültü olmaz"

Öyle anlaşılıyor ki, bu söz, daha çok Türk ziraatçilerinden çıkmış ve yayılarak diğer Türklere de mal olmuştur. Atasözünün ana anlayışı, eğer sapan zamanında çiftçiler, aralarındaki anlaşmazlıkları çözerlerse, harman zamanında da, ortaya herhangi bir mesele çıkmaz demektir. Fakat Kaşgarlı Mahmudun açık olarak anlattığına göre, Türk çiftçilerinden gelen bu atasözü, esas anlayışından sapmıştır. Ona göre bu atasözünün anlamı, "Başlangıçta işini sıkı tutarsan, sonunda kavga çıkmaz", demektir.

Selçuk çağının başlangıcında yine öyle anlaşılıyor ki, tarla sürmeğe yarayan bir alet olmasına rağmen, saban sözü yalnız başına kullanıldığında, doğrudan doğruya "ziraatçilik" anlamına da geliyordu. Bunun yanında, "Ol yerig sabanlandı" derken de, "O kişi, yeri sapanla sürdü" anlayışı çıkıyordu.

Harezmşahlar çağında ise, "toprağı altüst etmek" anlayışına, aktarmak deyimi, daha çok kullanılmağa başlanmıştı. Bu çağdaki Türkler, "Aktardı toprakını" derken, "toprağı sabanla sürüp, altını üstüne getirdi" demek istiyordu. Anadoluda, XIV. yüzyılda yazılmış Aşık Paşanın "Garibnamesindeki" şu mısralar da, yine bu fikri ifade etmiş olsa gerek:

"Kim anınla toprağu taş ahtara,
Gizli genci işbu halka göstere."

XVI. yüzyılda da eski Anadolu metinlerinde "Ekin ekmek için yer aktarmak" deyişlerine rastlamaktayız. Ortaasyada, örneğin Kırgız lehçelerinde, "toprağın alt üst edilmesi" işi için de, "kanğtarma" deyişi kullanılırdı. Bu deyiş herhalde "toprakta bir muvazene meydana getirmek" anlayışı ile, "kantarma" sözünden gelmiş olmalıdır. Aslında bu daha çok, "güz ekini" sırasında yapılan bir işti.

Bahçevanlıkta, bir de kürek veya kazma ile kazmak işi vardır ki, bunu sabanlamak işinden ayırmak gereklidir. Eski Türkler, bu işi de yaygın olarak "kazmak" yada "bellemek" deyimi ile ifade ediyordu.

kobali
11-21-2009, 10:45
TÜRKLERDE SABAN:

Kaşgarlı Mahmudun eseri gibi Türk dilinin en önemli bir kaynağında yer alan "saban" sözü, nasılsa, yalnızca Batı Türklerinde görülmekte ve yaşamaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki, eski Türk Kültürünün ana temellerini devam ettiren ve yaşatanlar, daha çok Batı Türkleri idi. Anadolu, doğal olarak, Batı Türklerinin başında geliyordu.

"Koş" sözü, eski türkçede "çift", yani ikili anlamına gelirdi. Koşmak, yani arabaya, "sabana koşmak" fiili de, herhalde yine bu kökten geliyordu. Bu sebeple, şimdiki Ortaasya Türklerinden Kırgızlar, "çift olarak, koşum takımları ve hayvanları ile birlikte, saban veya pulluğa", koş adını verirlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki, saban denince, yalnızca yeri kazan saban değil, koşumları ve hayvanları ile birlikte, bir "saban takımı" akla geliyordu. Aslında koş deyişi, sabanın kendisi ile değil, koşulan çift hayvanla ilgili bir deyim olmalıydı. "Koş çıktı" deyişi ise, "tarla sürmeğe çıktı, başladı", anlayışına geliyordu.

Çift, çiftçi, çiftlik gibi, bugünkü türkçemizde önemli bir yer alan deyimlerin, esas anlayış ve gelişmelerini de anlayabilmek için, koş sözüne önem vermeye çalıştık. Doğu ve Altay Türkçesinde "angdız" sözü de, çift sürmek anlayışına gelir. Bizim kullandığımız "anız" sözünün, anlamının ayrı olmasına rağmen, kökü bununla aynıdır. Bu sebeple Altay Türkleri, sabana ""andazın" derler. Sabana, soko, soku diyen Türkler de vardır. Aslında sokmak, sokımak, "döğmek ve vurmak" demektir. Eski Türklerde ve Anadoluda, "bulgur dibeği" anlamına gelen sokku, soku sözü de buradan gelir.

kobali
11-21-2009, 16:19
Türk sabanı ve bölümleri:

1-Saban demiri: Saban demiri, hiç şüphe yok ki, sabanın önemli bölümlerinden biridir. Eski Türkler, saban demirine, "tış" adı verirdi. Bu deyişin kökü de pek anlaşılmıyor! Aynı söz, eski türkçede atların alnındaki akıtma için de kullanılırdı. Bazı türkler de bu sözü, atların ayağına vurulan demir bukağı için kullanılırdı. Doğal olarak burada tış sözünün hangisi ile yakından ilgili olduğunu kestirmek, erken ve güçtür. Kıpçak ve Mısır Memlük Türklerinde ise, saban demirine, sırt, sırt demiri denirdi.

Eski Türklerde, saban demiri için söylenilen deyişlerden en önemlisi, hiç şüphe yok ki "bukursı" sözü idi. Kırgız Türklerinde "buursun" şeklinde görülen bu söz, daha çok saban ve sabanın sapı için kullanıla gelen bir deyiş haline gelmişti. Bu örneklerden de açık olarak anlaşılıyor ki, eski Türklerde saban ile ilgili deyişlerin sayısı oldukça çoktu.

Anadolu halk deyimlerinden, "büylü, buyulu, demirselik, ekenek, enek, sırt demiri" ve buna benzer bir çok söz de, eski Türk özelliklerini göstermektedir. Aslında, Anadolu Söz Derleme sözlüklerinde yer alan sabanla ilgili deyişler arasında, yabancı sözler çok azdır. Eski Anadolu metinlerinde ise, saban demürü, saban bıçağı, saban kılıcı, saban burnu deyimlerine de sıkça rastlanır.

kobali
11-21-2009, 16:26
2- Sabanın ağaç kısmı: Anadolu ile Kazan Türklerinde, "saban ağacı" deyişi ile adlandırırlar. Koşuma yarayan ağaç oka da, "saban oku" adı verilirdi. Sabanın elle tutulan yeri için de yaygın olarak "tutak, dutak" deyimi kullanılır. Aynı tutak, eski Anadolu kitaplarında, saban sapı, saban kulpu, saban eneği, saban kulağı adları ile de görülür. Saban eneği, ekeneği gibi eski bir özellik gösteren deyişlere, Anadolu halk ağzında da rastlanmaktadır.

Saban ökçesi veya saban tahtası ise, daha çok demirin takıldığı ağaç tabanına denirdi. Bu bölüme saban tabanı adı da verilirdi.

kobali
11-21-2009, 16:36
DİĞER TARLA ALETLERİ:

1. Tarla sürgü ve tapanı:

Eski Türkler, saban öküz ve diğer aletler gibi, tarlada kullanılan takımların bütününe "amaç" adı verirlerdi. Bu deyimin hangi kökten geldiği bilinmiyor. Bugün yaşayan tek örneği de, Özbek Türk lehçesinde görülür.

Bilindiği üzere, tarla sürüldükten sonra, toprağı düzeltmek için üzerinden bir sürgü geçirilir. Bu iş çoğu da ekimden sonra yapılır. Bu alete, eski Anadolu kitaplarında, sürgü, ekinciler sürgüsü, sürek, tarla sürgüsü gibi adlar verilirdi. Bazı sözlükler bu alete, tarla tabanı adını verir. Anadolunun bir çok yerinde ise, bu aletler, tarla tapanı adı ile adlandırılır. Ortaasyaya gelince, orada daha çok farsçadan gelme "mala" sözü kullanılır.

kobali
11-21-2009, 16:46
Tarla tırmığı:

Türk tırmıklarını, ekin ve toprak tırmığı diye iki bölümde incelemek gerekir. Tırmık sözü, özü ve sözü ile birlikte, en eski, türkçe bir sözdür. Kaşgarlı Mahmuda göre, türkçede yırtıcı kuşların pençe ve tırnaklarına, "tarmak" adı verilirdi. Ayrıca türkçede, "tırnak" anlamı karşılığında, "tırmak" sözü de kullanılır. Ortaasya lehçelerinde "tırmoo" tırmık, yer tırmalama "tarla sürgüsü geçirmek, çekmek", taramak "tarlada sürgü sürmek, tırmıkla çalışmak" anlayışına gelen deyişler de kullanılır.

Adı geçen alet için Anadoluda da söylenen tek deyim, tırmıktır. Ancak tırmığın çeşitleri ve değişik şekilleri vardır. Bu sebeple, türlü yeni deyişler ortaya çıkmıştır. Burada tırmık ile tırpanı birbirine karıştırmamak da gerekir. Çünkü tırpan sözü, türkçeye rumcadan gelmiş bir söz gibi görünmektedir.

kobali
11-22-2009, 19:53
EKİN EKME VE TOHUM SERPME:

1. Ekin ekme: "Ekme" deyişi, hemen hemen bütün Türk lehçelerinde aynı anlama gelir. Selçuk çağının başlangıçlarında, öyle anlaşılıyor ki, Türkler, ekmek fiilini, yalnızca "tohum ekmek" anlamına kullanıyordu. Bu çağlarda, "tohum" anlayışına gelen, iki türkçe söz vardır. Bunlar da, "urug" ile "tarıg" sözleridir. Tarıg sözünün, bugünkü tarım deyişi ile ilgili olduğunu daha önce bahsetmiştik. Ziraatle ilgili asıl tohum karşılığı deyiş, tarıg sözüdür. Urug ise, tohum için genel anlayışta kullanılmıştır. Çünkü soy, nesil, zürriyet ve boy da, urug sözü ile ifade edilirdi. Bununla beraber Kaşgarlı Mahmud, "urug ekti" ile "tarıg ekti" deyişlerini, aynı anlamda tercüme etmiştir. Fakat bu tarım ile ilgili deyimlerin çoğu da, tarıg sözü ile söylenmiştir.: Ol, özinge tarıg ekindi,, "o, kendisi için tohum ekti". Tarıg ekildi "tohum ekildi". Ekindi tarıg, "Ekilen tohum", gibi. Ekitmek, ektürmek deyişlerinin her ikisi de, "ektirmek" anlayışına geliyordu. Ekişmek de, "ekmekte yardımlaşmak ve yarış etmek" anlamlarına geliyordu.

Batı Türklüğünde, ek-mek fiili daha yaygın bir hale gelirken, Doğu Türklerinde, tarımak deyişi eski önemini korumağa devam ediyordu. Doğu Türkleri tarımak deyişinin yanında, doğal olarak ekmek sözünü de kullanıyorlardı. Örneğin Kutadgu- Bilig'de "Ne ekersen, o olur", yani "onu biçersin" denirken; onun yanında, "kıra tarıdı" yani "tarlaya tohum ekti" deyişi de kullanılıyordu. Karahanlı çağında "tarla" anlamına kullanılan tarıg sözü, önemini hala saklamakta idi. Halbuki diğer Türklerde tarlag, ekinlig deyişleri çoktan asılmış ve yayılmıştı. "Bu acun içi, bir tarıglıg turur", yani "Bu dünyanın içi, bir tarla gibidir". Ağaç dikmek de, tarıgan agaş deyişinde, yine tarı- fiili ile söylenmiştir.

kobali
11-22-2009, 20:11
2. Tarlaya "tohum saçma" ve "serpme" işi:

Batı Türklerinde ekmek sözü, "tarlaya tohum saçma" işini ifade eder. Harezmşahlar çağında ise, saçtı uruknı deyişi, yine "tarlaya tohumu saçtı" anlamına kullanılıyordu. Anadoluda da, böyle deyişler vardır. Ortaasyanın bir çok lehçelerinde ise, tohum ekmek için serpmek sözü kullanılır. Hatta buradan, "tohum ekme makinesi "için bile, "sepkiç" denmiştir. Yine Ortaasya Türk ağızlarında, kendi kendine olan bitkilerle, ayrı bir teknikle ekilen bitkilerin ekimini birbirinden ayırmak için, aydama, aydalama deyimi de kullanılır. Bu deyiş, daha çok, "çalışmak" ve "işlemek" işi ile ilgili bir söz olsa gerektir. Çünkü Anadoluda, Eskişehir çevrelerinde de, tenbel kişilere aydama derler. Kırgızlar da bu sözü, aynı anlayış karşılığı kullanırlar.

kobali
11-22-2009, 22:24
YAZLIK VE GÜZLÜK EKİN:

1. Türklerde, "yazlık ve güzlük" ekin anlayışı:

Yazlık ekin için, Anadoluda olduğu gibi, diğer Türklerde de hemen hemen aynı deyiş kullanılır. Bizim yalnızca yazlık dediğimiz gibi, Kırgız Türkleri de yazlık ekine "cazdık", yani yazlık derler. Bu köke dayanan, daha bir çok yeni deyişler de meydana gelmiştir.

Selçuk çağının başlangıcında, "ilkbahar başında ekilen ekine" ise, baldır tarıg derlerdi. Buradaki baldır sözü, şimdilerde bizim kullandığımız "bıldır" yani, bir önceki, geçen seneki deyişinin aslıdır. Eski türkçede ise baldır sözü, değişik olarak, "bir şeyin ilk çağında işlenen iş " anlamına geliyordu. Yazlık ekimin, yılın başlangıcında yapılması, herhalde böyle adlandırılmasına yol açmıştı. Çünkü, "Eski Türklerde yılbaşı, otların yeşermesi ve ilkbaharın gelmesi (21 Mart) ile başlardı". Türk kültür tarihinde, bu çok önemli bir kural ve inanıştır. Hatta Çin kaynaklarına göre Türkler, yaşlarını bile, bu tarihe göre hesap ederlerdi. Yaş, aslında "taze ot, yeşil" demektir. "Yirmi yaş gördüm", demek de, yine Çin tarihlerine göre "yirmi yaşındayım", anlamına geliyordu. Eski Türkler, ilkbaharda doğan kuzuya da, "Baldır kozu" derlerdi.

kobali
11-22-2009, 22:32
2. Güzlük ekin:

Güzlük ekin ise, büsbütün önemli ve ayrı bir konudur. Anadoluda bir çok yerlerde kışa yakın ekilen ekinlere, "dondurma, doğdurma" denilir. Bu deyişin aynını, Ortaasyada da "tonğdurma" şeklinde buluyoruz. Deyişlerin aynı olmasına rağmen, sözlerin anlayışlarında önemli bir değişiklik vardır. Aslında dondurma, güzün ekilen ekin demek değildir. Bu deyimin içinde "toprağı dondurma" anlamı da vardır. Esas anlayışı ise, "ilkbaharda ekilmek üzere güzün sürülen ve kışın dondurulan toprak", demektir. Bu iş için de, "güzün sürülen toprak çok mahsul verir" gibi, atasözü niteliğinde sözler söylenmiştir.

Aslında Ortaasyada bugün bile "güzlük ekin"e küzdük, yani "güzlük" denir.

kobali
11-22-2009, 23:33
TOHUM VE EKİNİN YEŞERMESİ:

1. Anadoluda tohum ile ilgili eski Türk gelenekleri:

Tohum anlamına gelen en eski Türk deyişi, ekin (evin) sözüdür. Bu deyiş, Uygur çağından itibaren, belki daha önce başlar ve bugüne kadar gelir. Uygurlar, hamile kadınlara da, "evinglig" derlerdi. Anadolunun bir çok yerinde evin, buğday tanesinin içi ve özü için söylenir.

Anadoluda, yine çok yaygın olarak kullanılan diğer eski bir Türk deyişi de, urlug sözüdür. Tohumluk anlamına gelir. Aslında tohum karşılığı olan esas türkçe deyim, ur sözüdür. Bu da değerini, Göktürk çağından itibaren almağa başlar.

Dirsik, dırsık gibi Anadoluda görülen deyişlerin kökleri de pek anlaşılmıyor. Bazı eski Türk sözlüklerinde, tohum, tohumluk, ur anlamına gelen, bir "tüvürşük" sözü de görüyoruz. Bunların aralarında bir benzerlik varsa da, ilgileri hakkında, şimdilik bir şey söylemek, mümkün değildir.

Tana, tene sözleri ise, aslen farsça olmasına rağmen, türkçeye tohum anlamına çok erken çağlarda girmiştir. Bununla beraber Kaşgarlı Mahmud bu deyişin daha çok Uç ve Argu dilleri gibi İran etkileri bulunan Türk lehçelerinde kullanıldığına da, işaret ediyor. Fakat yine aynı söz, aynı anlayış için de, Kıpçak Türk Lehçelerinde de tana şeklinde görülmeğe başlar. Bugünkü Kırgızlar da tohuma, yine danı derler.

kobali
11-25-2009, 15:32
2. Ekinin bitmesi, yetişmesi ve bakımı:

Bitkilerin bir kendi kendilerine ve bir de insan eli ve bakımı ile yetişmesi vardır. İnsan eli ve bakımı ile yetişen bitkiler, ziraat bitkileridir. Otların çıkmasına, eski Türklerde bizim gibi, bitmek deyişini kullanıyorlardı. Kaşgarlı Mahmud çağında ise, bütmek deyişine daha çok rastlıyoruz. Bazı Kıpçak lehçelerinde, "yetiştirme, bitirme" anlamına kullanılan, bürütmek (Bütürmek) gibi deyimleri de görüyoruz. Fakat bizce, asıl bitki yetiştirme işini karşılayan deyiş, öndürmek, öntürmek, örtürmek gibi, Uygurca kültüründen gelen sözlerdir. Örtürmek deyimi, "yükselmek" anlamına gelen, örü- fiil kökünden çıkmış olması çok muhtemeldir. Anadoluda görülen ve büyümek anlayışında, ünmek, ünelmek, ünelemek deyimlerinin de, eski türkçedeki ön-mek sözü ile ilgisi bulunup bulunmadığı düşünülebilir.

Uygur harfleri ile yazılmış olan Oğuz destanında ise, tarıg bişti, yani "ekin yetişti, kemale gelip olgunlaştı" gibi bir deyiş görülmektedir.

kobali
11-25-2009, 15:47
EKİN BİÇME:

1. Ekini "Biçmek" anlayışı:

Biçmek deyişi, Türklerin ekin biçmekle ilgili olarak, çok eski bir çağdan beri kullana geldikleri bir sözdür. Uygur metinlerinde bıçmak sözü, hem biçmek ve hem de kesmek anlamına geliyordu. Bu söz bazı Uygur yazılarında ise, biçmek şeklinde geçiyordu. Dilciler, bu her iki deyişi de, birleştirmek istemişlerdir.

Eski Anadolu metinlerinde "ekin biçimi", biçin sözü ile tanıtılmıştır. Aynı deyişi, Kıpçak lehçeleri ile Mısırdaki Memlük devletinde de görüyoruz. Bıçkı ile biçmeği bu biçimden ayırmak gerekir. Zaten Kaşgarlı Mahmud bıçkı ile biçme deyişini, "irpemek" sözü ile diğerlerinden ayırmıştır.

kobali
11-25-2009, 16:02
2. Orak ve orak ile ilgili, diğer "ekin biçme" bilgileri:

Türkçemizdeki orak sözü de, or- veya orul- fiil köklerinden yapılmış bir alet adıdır. Bu konu ile ilgili ilk fiil kökü, orul-mak, yani biçilmek şeklinde Kaşgarlı Mahmudda geçer. Bu kök, Macar dil bilgini Z. Gombocz tarafından da araştırılmıştır. Ekin biçme ve orak ile ilgili Türk menşeli deyişler, Türklerden Fin ve Macar kavimlerine kadar azanmaktadır.

Or-mak, orul-mak, oruş-mak gibi sözleri, örneğin Kırgız lehçesinde, bol miktarda bulmak mümkündür. Harezmşahlar devletinde, örneğin organ ekin, biçilmiş ekin; "orarga yetti ekin" ekin yetişti, orağa gelecek kadar oldu, gibi deyişleri bol miktarda görüyoruz. Bundan başka ot, ekin ve ağaçlar için kullanılan utamak, utrulmak deyişleri de vardır ki, bunlar eski türkçede, bitkilerin yapraklarını başağını kesmek, budamak, kısaltmak gibi işleri karşılar. Kaşgarlı Mahmuda göre bu işler daha çok, bahçevanlık ile ilgilidir.

kobali
11-29-2009, 09:54
TÜRKLER VE ORAK:

1.Eski Türkler orağa "orgak" derlerdi:

Kaşgarlı Mahmud, orak sözünün meydana gelişinin gayet güzel anlatmıştır. Ona göre, "saç taradı" deyişinden nasıl targak, yani tarak sözü doğmuşsa; "ot ordı", "ot biçti", deyişinden de, "orgak" yani, orak sözü doğmuştur. Anlaşıldığına göre, eski Türkler, orakların bilenme işine de, büyük bir önem veriyorlardı. Çünkü, Kaşgarlı Mahmudun örnekleri, orgak tişendi, tişlendi, tişetti, yani "orak bilendi" gibi deyimlerle doludur. Orgak sözü, Harezmşahlar devletinde de devam eder. Daha sonra, -Altay ve Kuzey Türk ağızları dışında-, bu eski söz kaybolur ve yerini "orak" şekline bırakır. Bizim orak sözü, birçok Türk ağızlarında da, orok şekline girmiştir. Buna rağmen, deyimin anlayışları arasında, herhangi bir ayrılık yoktur. Orakçı orgakçı, oraklı orgaktı, orak ayı orgak ay gibi deyişler, ufak şekil değişiklikleri; fakat aynı anlayış ile devam edip gider. Babürnamede de orak, orak şeklinde geçer. Bununla beraber, Argu ağzı gibi, Fars etkisi olan Türk lehçelerinde ise orak yerine, yabancı bazı sözler girmiştir. Bu sebeple Kaşgarlı Mahmud, Argucada "orak" anlamına gelen "baştar" sözünü kitabına almıştır.

kobali
11-29-2009, 10:11
2. Tırpan:

Tırpan ile orağı da, birbirinden ayırmak gerekir. Tırpan sözünün, türkçeye rumcadan geçme ihtimali olduğunu belirtmiştik. Ortasayalı Türklerden, örneğin Kırgızlar, Tırpana daha güzel bir ad vermişler ve ona, "bel orağı" (bel orok) demişlerdir. Orak Türkler arasına, çok eskiden beri o kadar derin olarak girmiştir ki, "at adları" bile, orak veya tırpana benzerlikler verilmiştir. Örneğin Kırgızlar bazı atlara, orak baş, yani "tırpan başlı" demişlerdir. Ahmet Vefik Paşa da, sözlüğünün orak maddesinde, "orak sinirli at" cinsinden söz açar. Ona göre bu tip atların sargısı yassı olduğundan, yük vurmak için uygun değildir.

"Orak zamanı" da bir çok Türk lehçelerinde, yalnızca orak sözü ile ifade edilmiştir. Orak geldi, orağa gitmek gibi. Anadoludaki orak ayı, orak vakti ve Altay dağları ile kuzeyindeki Türk lehçelerinde görülen orak ay gibi deyişler de bunların açık birer örneğidir. Kırgızlar da orak zamanını, orok ubağı deyimi ile tanıtırlar. " Orak sonrası" deyişleri de ayrıca vardır. Orak zamanı, ayrıca Türklerin bir nevi yazlık "takvimi" haline gelmiştir.

kobali
11-29-2009, 10:30
Orak çeşitleri:

Orak çeşitleri de, Türkler arasında pek çoktur. Bu aletin, Türkçe esas adı oraktır. Fakat Anadoluda orak şekillerine bakılarak, oraklara benzetme yolu ile, ikinci derecede bazı adlar da verilmiştir. Bu sebeple benzetiş deyişleri ile esas adı, birbirinden ayırmak lazımdır. Bunlar arasında "girifteri" gibi farsça veya rumca adlar da yok değildir. Fakat Anadoluda orak sözünü herkes istisnasız olarak bu alet için kullanılır. Ortaasyada da durum böyledir. Örneğin Kırgızlarda, kaba saplı otları biçmek için kullanılan bazı orak çeşitleri de vardır. Buna "manğel" adı verilir. Bu sözün türkçe olduğuna dil bilimcilerimiz inanmamaktadırlar.

Toplu yaşam bakımından, orak ayrıca bir önem taşır. Orak, herkesin toplandığı ve topluluk halinde, hatta yarış içinde çalıştıkları bir çağdır. Bu sebeple "orak şarkıları" ile eğlenceleri, eski ve yeni Türk etnoğrafyasında önemli bir yer tutar. Eski ve yeni Türk sözlüklerinde, oruşmak, oraklaşmak, yani "hep beraber ekin biçmek ve orakta yarışmak" gibi deyişlere oldukça önem vermişlerdir.

"Bir oraklık ekin", bir orak vuruşunda çıkarılan "bir kesim ot" demektir. Bunu da eski Türkler, orakla ilgili olarak " Bir orum ot" şeklinde söylüyorlardı. Buna Anadoluda "deste", "tutam" şeklinde adlar da verilir. Deste sözü farsçadan dilimize geçmiştir. Buna rağmen Kırgız lehçelerinde teste şeklinde aynı anlayış karşılığı olarak kullanılmıştır. Orakçılıkta, bu tutamların bir yeri vardır. Çünkü bir kaç desteden bir ekin demeti meydana gelir ve ondan sonra da bağlanırdı. Anadoluda buna, bağ, bağlam adları da verilmiştir.

kobali
11-29-2009, 12:02
ANIZ VE TÜRKLER:

1. Anız sözünün aslı:

Eski türkçedeki anğız deyiminden gelir. Kaşgarlı Mahmud bu deyişin anlamını şöyle anlatır: "Buğday ve buğdaya benzer şeyler biçildikten sonra, tarlada kalan köke yakın biçilmiş saplar ve köklerdir".

Anadoluda da bu deyim, anız veya anğız şeklinde söylenir. Anız sözünün "Anadoludaki anlayışlarını şçyle sıralayabiliriz.
a) Ekinin biçilmesinden sonra, tarlada kalan, köklü sap kısmı.
b) Ekin biçildikten sonra, sürülmeden boş kalan tarla.
c) Mahsul kaldırıldıktan sonra, ekilmeyerek nadasa bırakılan tarla.

Yukarıdaki ana karşılıklardan doğmuş diğer yan anlayışlar ise şöyledir:

a) Mısır sapı
b) tarla kenarındaki otlar
c)İğde ve karaçalının dikeni
d)Tarla kenarlarında sınır yerine geçen, hendek ve set şeklindeki tümsekler.
e) Ekin biçme zamanındaki sebze mevsimi
f) Sonbaharda tarla bozumu ve hasat zamanı.

kobali
11-29-2009, 12:08
2. Anız ile ilgili işler:

1- Anız biçmek: Ekin biçildikten sonra, tarlada kalan saplarla, arasında kalan otları biçmek.
2- Anız bozmak, anız kaldırmak: Ekini kaldırılmış, anızlı tarlayı sürmek.
3- Anız sürmesi: Biçildikten sonra, yerde kalan döküntülerle, kendiliğinden yetişen ekin.
4- Anızlama: Ağacın kesilmesinden sonra, dibinde kalan kısmı.

Bu örneklerden de anlaşılıyor ki, Anadoluda anız hakkında, çok köklü ve derin bir bilgi vardı.

kobali
11-29-2009, 12:12
Ortaasya Türklerinde anız:

Ortaasya Türklerinde ise, anız anlamına gelen anğız sözü, temel ve ana anlayışından ayrılıyordu. Örneğin Kırgızlara göre anğız, tarla sürülmekte olan topraktır. Kısır anğız ise, sürülmemiş tarla, kıraç yerdir.

kobali
11-29-2009, 13:03
Eski Anadolu metinlerinde anız:

Eski Anadolu metinlerde, anız için verilmiş çok güzel karşılıklar vardır. Anadolu halk ağızları ile Kaşgarlı Mahmudun verdiği açıklamalara uyar: "Ekin biçildikten sonra yerde baki kalan anız", "Tahıl biçildikten sonra yerinde kalan sap" gibi açıklamalar, bize bu gerçeği gösterir. Ekin biçildikten sonra, tarladaki anız, bazı yerlerde ise yakılır. Bu "anızı ateşleme" işine, İranlılar "ateş-i dihkan" derlerdi.

kobali
11-29-2009, 13:20
BAŞAKLAMA VE BAŞAKÇILAR:

1. Başaklama:

Başaklama, çok eski bir Türk ziraat geleneğini gösteren bir sözdür. Ekin biçildikten sonra demetlere giremeyen ve tarlada kalan başaklar, bunları toplamak zahmetine katlanan fakir köylülerin hakkı olarak görülmüştür. Artık başakları toplayanlara da, Türkler arasında, başakçı adı verilmiştir. Doğal olarak, bu arada ihtiyacı olanlar, tarladaki saman döküntülerini de toplayabilirdi. Başaklama işi, Türkler tarafından bir nevi pay mahiyetinde görülmüştür. Ortaasyada bu başakçılığa, "paya" diyenler de vardır. Bu sözün "sap" anlamına gelen farsça "paye" sözünden gelmiş olması ihtimaldir. Nitekim Kırgızlar, ekin biçildikten sonra tarlada kalan anız ve samanı toplama işine, farsçadan bozulmuş maya deyişini kullanırlardı. Başaklama işinin asıl farsça karşılığı, feca ve pesaçin sözleridir.

kobali
11-29-2009, 13:35
2. Anadoludaki başaklama ve başakçılar:

Anadoludaki başaklama ve başakçılar sözü, hiç şüphe yok ki, Türk kavimleri ve Türk kültürü içinde, en iyi belirlenmiş ve yerini bulmuş bir deyiştir. Doğal plarak bu başaklama işi, yalnızca buğday tarlalarında değil, bağ ve bostan bozumu ile meyvalar toplandıktan sonra, bahçelerde de yapılıyordu. Bu gibi artıkları toplama işlerinin, başakla ilgisi bulunmamasına rağmen, Türkler bu eski deyişi geniş tutuyor ve bunların hepsine birden, başaklama diyorlardı. Hatta eski Arapça- Türkçe Osmanlı sözlüklerinde, hurma artıklarına bile, başak ve bunları derleyenlere de, başakçı denmiştir. XIV. yüzyılda söylenmiş olan şu şiirde de şöyle deniyordu.

"Ziyana verür harman issi işin,
Ki başakçıya karşu salar başın".

Buradaki harman issi, "harman sahibi" demektir. Bu arada özel olarak tutulmuş veya ortakçı başakçılar da düşünülebilir. Fakat yaygın olarak, Anadoluda başakçılar, köyün fakirleridir.

Anadolu halk ağızlarında ise bu işe, başaklamak, başak etmek, başak toplamak, başşak atlamak, başşak yapmak gibi deyişler kullanılır. Derleme sözlüğünde bunun örnekleri pek çoktur. İran edebiyatında ise, bu başakçıların artıkları toplama yolu ile meydana getirdikleri harmana, "yoksul harmanı", yani hermeni geda denir. Öyle anlaşılıyor ki, eski İrandaki başakçılar, dilenciler idi.

kobali
11-29-2009, 13:58
TÜRKLERDE HARMAN VE HARMANCILIK:

1. Anadoluda harman:

Bizim harman sözümüz, farsça hermen, hırmen deyimlerinden gelmiştir. Hatta Ak-Kerman, Kara-Kerman gibi, Karadeniz kuzey ve batısındaki büyük şehirlerin adlarının da, Ak-Harman, Kara-Harman sözlerinden, türkçeleşme yoluyla meydana geldiğini söyleyen dil bilimciler vardır. Bizce bu anlayış doğru değildir. Kırgız Türkleri de, harman sözünü farsçadan alarak, kırman şeklinde söylemişlerdir. Bu demek değildir ki, Türkler başlangıçtan beri harman denen şeyi bilmiyorlardı da, bunu sonradan İranlılardan öğrenmişlerdi! Böyle bir şey, kesinlikle düşünülmemelidir. Bu konu incelendikçe türkçe değişlerin özelliklerini de anlamış olacağız.

kobali
11-29-2009, 14:06
2. Türklerde harman ile ilgili bilgiler, Uygurlarla başlar:

Bu, Ortaasya Türklerinin Uygur Türklerinden önce, harmanı tanımadıklarını göstermez. Daha önceki çağlara ait yazılı kaynaklarımız olmadığı için, böyle bir giriş eğilişi gösteriyoruz. Yoksa bir deyimi belirli bir çağda, birdenbire ortaya çıkmaz. Bunun uzun bir geçmişi ve köklerinin bulunması lazımdır.

Uygur Türkleri harmana, "Ürtkün" adını verirdi. Bu deyiş, Uygurların "tarla kiralama", "işçi tutma", "ortak tutma" gibi işlere başlamadan önce, yaptıkları senet ve mukavelelerin içinde geçer. Bu deyimler, köklü ve "güdümlü bir Türk ziraatçiliğinin", bize kadar gelmiş olan eski anılarıdır.

kobali
11-29-2009, 14:30
3. Batı Türklerinde harman:

Türklerde "ziraat geleneği" doğal olarak Uygurlar ile de bitmiyordu. Selçuk çağının başlangıçlarında, Uygurların harman için kullandığı deyiş, örtkün şeklinde yine devam ediyordu. Kaşgarlı Mahmud, bu deyişi açıklarken, "samanı ayrılmış harman" şeklinde, bir belirme yapar. Fakat başka yerlerde verilen atasözleri ile şiirlerde ise, örtkün sözünün, başka anlayışlara da kullanıldığı görülmüştür. Bu sebeple, Besim Atalay da bunun farkına varmış ve diğer anlamlarını da özetleyerek, şu şekilde verilmiştir:

1. Harman
2 Samanı ayrılmış harman, çeç
3. Harman zamanı.

kobali
11-29-2009, 14:37
Harman dövmek:

"Sundulaç işi ermes, örtkün tepmek", "Harman dövmek, çayır kuşunun işi değildir". Bu söz, kuvvetli kişilerin yaptıkları işleri yapmak isteyen; fakat güçleri yetmeyen zayıf kişiler için kullanılır. Bu atasözü, harmandan ve ziraatçilerden çıkmıştır. Fakat sonradan esas anlayışını kaybederek, bütün Türk illerine yayılmıştır. Bu da, "Türk ziraat geleneği" nin, ne kadar eski ve etkili bir yaşam olduğunu belirten bir belgedir.

kobali
11-30-2009, 20:27
5. Harman zamanı, "harman ayı":

"Sapan zamanı kavga olursa, harmanda gürültü olmaz" şeklinde, Kaşgarlı Mahmud tarfından verilen çok eski bir atasözünü, yukarıda açıklamağa çalışmıştık. Bu atasözündeki örtkünde deyişi de, "harman zamanı" anlayışında kullanılmıştır. Yine Türk ziraatçilerinden çıkan bu atasözü, Selçuk çağının başlarında, esas anlayışını kaybetmiş ve başka öğütler için kullanılmağa başlamıştı.

Örtkün, harman sözünü Türk dilinin kök ve ekleri ile açıklama ve etimolojisini yapma işini, belki biraz erken buluyoruz. Türkçede -ört- kökünden geldiği, bir gerçek gibi görünmektedir. Ört- kökünden, örtmen, yani ev ve örtülmüş deyişinin çıkması gibi. Bu söz, Kuzey Altay Türklerinde ise, ürtün şeklinde görülür. Eylül ayına da, ürtün ay, "harman ayı" derlerdi. Kıpçak ve Mısırdaki Memlük devletinin Türklerinde ise, bu söz "ırdın" şekline girmiştir. Kuzey Sibiryadaki Tobol Türklerindeki ırtın ile, yine harman karşılığı olarak söylenen, Kazan Türklerinin "ındır" sözlerini de, yararlı bulduk.

kobali
11-30-2009, 20:38
6. Harman yeri:

Anadoluda bazı yerlerde "Harman yeri" anlamına kullanılan bir ındır deyişine de rastlıyoruz. Bu deyiş, harman için kullanılan, kuzeydeki Kazan lehçesine göre bir sözdür. Anadoluda harman yerine bazan ındır ve bazan da "dönek yeri" adı verilir. Bu örneğimizde de açık olarak görülüyor ki, Anadoluda en eski ve ender deyişleri bulmak her zaman mümkündür.

Harman deyiminin Türkçeye farsçadan ne zaman geldiği kesin olarak bilinemiyor. Eldeki en eski örnek Harezmşahlar çağına aittir. Zamahşarinin Mukaddimet ül-Edeb adlı çok dille yazılmış sözlüğünde, şöyle bir cümle buluyoruz: "Harman salur yer". Bu cümlenin anlamı, "Harman salınan yer" dir. Bu örnek de gösteriyor ki, başlangıçta Türkler harman sözünü, "Harman yeri" için değil, harmandaki sap veya saman yığını için kullanıyordu. Yahut da bu, doğrudan doğruya bir harman yapma işiydi.

kobali
11-30-2009, 20:43
HARMAN YIĞINI:

"Çeç" deyişi, Türkçeye farsçadan girmiş bir sözdür. Bu deyişin türkçeye ne zaman girdiğini de bilemiyoruz. Çeç sözünün, farsçada iki anlayışı vardır: 1. Harman yabası. 2. Büyük harman kalburu. Bu farsça söz türkçede ise, eski anlamlarını kaybederek, yeni bir anlam kazanmıştır. Türkçede çeç sözünün, anlayışları farklıdır. Bu deyişleri ele alalım.

kobali
11-30-2009, 20:50
1. Tokurcun:

Tokurcun sap veya demet yığını. Anadolunun bir çok yerinde dokurcun şeklinde geçen bu deyiş, "çeşitli sayılardaki ekin demetlerinden yapılmış yığın" anlamına gelir. Görülüyor ki bu, tam bir harman yığını değildir. Daha çok, demetlerin taşınması için tarlada yapılan yığınlardır. Ne de olsa, ister tarlada, isterse harmanda olsun, bu yine de demet yığını demektir. Ahmet Vefik Paşa, "Nisan yağar sap olur, mayıs yağar çeç olur" şeklinde bir atasözü de vermektedir. Yalnız eski Anadolu metinlerinde, bir oyun için söylenen dokurcun sözünü, bizim buradaki harman ile ilgili anlayışından ayırmak gerekir.

kobali
11-30-2009, 21:09
2. Savrularak samanından ayrılmış tahıl yığını:

Çeç sözü, eski Anadolu metinlerinde, yaygın olarak bu anlamda kullanılır. Sultan Veled divanında şöyle deniyor:

"Sen güneşsin, gök tahtın eş paşa,
Çayır u çimen, nurundan oldu çeç".

Asım Efendide de, farsça "çaç, çaş" sözlerini açıklarken, "Harmanda kesmikten ve samandan temizlenmiş hububat yığınına denir ki, türkçede çeç ve arapçada da subre derler", şeklinde fikrini belirtir.

Çeç etmek, Anadoluda Ermenek bölgesinde, "samanından ayrılmış taneleri, kalburdan geçirdikten sonra, yığmak" anlamına kullanılır. Derleme sözlüğünün çeç maddesinde de, bununla ilgili pek çok bilgi bulunur. Ufak değişikliklere rağmen, verilen anlamların hepsi de, müşterek bir noktada birleşir. Bu konuda eldeki bilgiler bu kadardır.

kobali
11-30-2009, 21:20
DÖĞEN VE HARMAN DÖĞMEK:

1. Kundıgu:

Kundıgu, döğen karşılığı olarak kullanılan, en eski türkçe bir sözdür. Fakat bu demek değildir ki, bundan sonra, daha eskileri de bulunmayacaktır. Anlaşıldığına göre, eski türkçe "kundıgu" adını daha çok "döğen bıçakları" yolu ile alıyordu. Çünkü bu sözü veren Kaşgarlı Mahmud, deyişin kılıçları parlatan şey ve aletlerle ilgili olduğunu, başka örnekler de veriyordu.

Ayrıca diğer eski Türk lehçelerinde ise, ançık, angıç, merdimen gibi, döğen için kullanılan deyimler de vardır.

kobali
11-30-2009, 21:28
2. Döğen, döven, düven:

Döğen, döven, düven bunlara benzer şekillerde söylenen bu sözler de, döğmek kökünden gelen, türkçe sözlerdir. Ruslar ve bazı Moğollar da, döven ve harman için "tok, tog" gibi deyişler kullanırlar ki, bunlar da, türkçeden geçmiş sözlerdir.

Harman döğmek için kullanılan eldeki malzemeye göre en eski türkçe söz "örtkün tepmek", yani "harman tepmek" deyişidir. Yukarıda, "Harman tepmek, çayır kuşunun işi değildir" şeklindeki çok eski bir atasözünü örnek olarak verirken, bunu söylemiştik. Anlaşıldığına göre, eski Türkler, hayvanları gezdirmek yolu ile "harman tepmek" ve sopa veya döğen ile sapları ezmek yolu ile de, "harman döğmek" işlerini yapıyorlardı.

kobali
11-30-2009, 21:37
3 Ayaklamak:

Ayaklamak da eski Anadolu metinlerinde "Harman ayaklamak" ve döğmek şeklinde görülür. Bu kitaplar, daha çok sözlüklerdir ve arapça ile farsça sözleri açıklarlar. Bu sebeple, bu sözlüklerin yazıldığı çağda, Anadoluda böyle eğreti harman usullerinin bulunduğunu düşünmek de, doğru değildir. Bizi burada ilgilendiren nokta daha çok türkçe sözler oldu. Eski Anadolu sözlüklerinde, "Ekini tavar ayağı ile bastırıp ayaklatmak", "Harmanı ayaklayup tereke çıkarmak" gibi cümlelere de rastlıyoruz.

Carcar, cercer, cırcır deyişleri ile Anadoluda söylenen döğen cinsini, bizim çakmaktaşlı döğenlerimizden ayırmak gerekir. Ahmet Vefik Paşaya göre, "demir tekerlekli, bıçaklı döğene carcar denilirdi" Doğal olarak döğen çeşitleri de, ayrı bir inceleme konusudur.

kobali
12-16-2009, 13:13
HARMAN SAVURMA:

1. Kalburlama:

Türkler, taneleri samandan ayırmak için, genel olarak rüzgara karşı, "savurma" yaparlar. Bu sebeple, Türkçede "harman savurma" kendi başına bir deyiş ve iştir. Savurma ana deyimdir. Anadoluda bunun yanında, savurma şekillerine göre ad almış bazı işler vardır ki, bunlar ikinci derecede kalırlar. Eylemin önemi kalburla rüzgarlı havada samanı taneden ayırabilmek için savurmaktır.

kobali
12-16-2009, 14:15
2.Savurma:

Savurma, Ortaasyadaki bazı lehçelerde de, sapırmak fiili ile ifade edilir. Bu deyiş, yalnızca harman savurmak için değil; kımız ve yoğurt döğme işleri için de kullanılır. Örneğin "savurma makinesi" için, sapıruuçu, yani savurucu denir. Savurmak için kullanılan yaba veya kalbur makinesi gibi aletlere de, sapırgıç adı verilirdi. Anadoluda da buna, "savurgaç" diyenler çoktur.

kobali
12-16-2009, 14:25
3.Tınaz:

Anadoluda dövüldükten sonra savurulmak üzere, biriktirilmiş mahsul yığınına tınaz denir. Bazı eski Anadolu metinleri, farsça "tığ" sözünü açıklarken, "savurmak içün yığılan yığın ki, ana tınaz derler" şeklinde, bir karşılık verirler. Anadoluda tınaz sözü, yalnız harman yığınları değil, ot yığınları için de söylenen bir deyiştir. Fakat ot yığınlarına, çoğu zaman ot tokurcuna da derler. Ahmet Vefik Paşa, biraz da Bursa bölgesindeki görüşlerine göre, tınazı şöyle açıklar: "Kule gibi üstü örtülü yağmur geçmez buğday kümesi" Derleme sözlüğünde ise, bu anlama yakın, türlü yığın şekilleri verilir.

kobali
12-16-2009, 14:44
4. Buğdayı kotarmak:

Harman savrulduktan sonra, ayrı bir iş gelir. Ortaasyada kırman suzmak, "harman yerinden, savrulmuş ve ayıklanmış hububatı toplamak" anlamına gelir. Özellikle, Kırgız sözlüğünde "Maykanda" gibi bir deyişe de rastlanır. Fakat bu gibi deyişlerde, yabancı etkisi fazladır. Kotarmak sözcüğü karşılığı "toplamak, toparlamak, işin son aşamasını da bitirmek" olarak kullanılmaktadır.

kobali
12-18-2009, 13:13
Buğdayı mühürleme:

Tamga, eski Türklerde mühür anlamına gelirdi. Bu sebeple, hayvan, eşya ve hatta silahların damgalanması gibi, harmanda elde edilmiş olan hububat da damgalanırdı. Harezmşahlar çağında yazılmış olan Mukaddimet ül-Ebed'de, "Mühür bastı bugdayga" şeklinde bir cümle görmekteyiz. Bu cümle doğal olarak, Harezmşahlar devletindeki okumuşların dillerini gösteren bir örnektir. Biraz daha sonraki çağlara ait olan Moğolca karşılığında ise, yarı türkçe ve yarı moğolca olarak, "Tamga daruba bugdayda" denmektedir. Harezmşahlar çağında da, köylü ve hayvancı Türk halkının mühüre tamga dediği konusunda hiç şüphemiz yoktur.
XV. yüz yıl Anadolu metinlerinde de, "Tahıla mühür urmak ve çeç mühürlemek" gibi deyişler görüyoruz. Eski ve şimdiki Anadolu Türklerinde, bu eski türkçe örnekleri pek çoktur.