Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı  

Geri git   Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı > Türk Harsı(Kültürü) ve Tarihi > Öyküler ve Destanlar

Cevapla
 
Seçenekler Tarz
Eski 04-13-2009, 20:51   #1
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Anzaklı Ömer.

Yaşanmış Bir Öykü

(Bu yaşanmış öyküyü aktaran, sayın Dr. Ömer Musoglu 85 yaşındadır ve halen İstanbul Moda'da oturmaktadır.) Her Türk'ün ibretle okuyacağı bir öykü.


1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye gitmiştim. Görev yaptığım hastahanede başımdan geçen ilginç olay şöyledir:

Amerika'ya gittiğim ilk yıllar... New York'da Medical Center Hospital'da görev almıştım. Görevim kan almak, kan vermek, serum takmak,elektrokardiyografi çekmek gibi işlerdi... Yeni gelmiş doktorlar hemen dogrudan hasta muayenesine, tedavisine verilmiyordu. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaslıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında. "Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim. Adamcağız kanserdi ve
aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda Türk bayragı döğmesi vardı.
Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim: "Siz Türk müsünüz?"

Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" anlamında bir işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyordum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayragı nedir?". "Aldirma, öylesine bir şey işte." dedi.
Ben yine ısrarla: "Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayragı, benim bayragım..." dedim. Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

"Siz Türk müsünüz?"

-Evet Türk'üm dedim.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya basladı:

"Yıl 1915.Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hiristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hiristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir."

Biz de inandık sözlerine ve savapşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan ingilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün oldugumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıklarından saldırıyorlar: Meğer bu barbarlıktan değil yüreklerindeki vatan sevgisinden kaynaklanyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi yine püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz... Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi, insan eti yiyen kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerinden ikram ettiler bana.

İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok oldum dogrusu. Dedim ki kendi kendime: "Bu adamlar isteseler beni şu anda öldürürler ama öldürmüyorlar, beni doyuruyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler."

Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ''Yazıklar olsun bana'' dedim. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymışlar'' diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce. Nihayet bizi serbest bıraktılar.

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayragı döğmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı budur işte."

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: "Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türklerdi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle böyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep aldatmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum."

Bu sözlerin ardından nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi. "Ömer" cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: "Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"

-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?

Ben, "Evet, Müslüman adı." deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: "Senin adın güzelmis. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller di, şimdiden sonra Anzaklı Ömer olsun" dedi. "Olsun" dedim.

-Peki; hekim efendi, beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meger o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş. "Tabii" dedim. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor, hem de ağlıyordu. Mırıldandı: "Siz Müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Tanrı'yı ansam olur mu?"

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Tanrı'yi zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Sonrasında bir tesbih bularak kendisine getirdim. Hasta yatagında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittigimde samimi bir şekilde rica etti: "Beni yalnız bırakma olur mu?"

-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslam'ı anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum: "Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!"

Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda döğme Türk bayrağı, göğsünde imanıyla koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.

Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettim, o şekilde kucagımda ruhunu teslim etti... Anzaklı Ömer huzur içinde gitmişti.
Ne yalan söyleyeyim ağladım, ağladım, ağladım...

Alıntıdır
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Tarz

Yetkileriniz
Konu Açmaya Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Fikirmeydanı Kuralları
Hızlı Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Otağ Cevaplar Son İleti
Ömer Seyfettin- Kaşağı kobali Edebiyat(Şiir bilen Öyküler) 3 07-05-2008 12:54
Ülkücü-Kürt Kavgası Projesi ve Ömer Ulusoy Türk'ÇE Yazılar ve Ağbetik 0 04-09-2008 22:15


24 Saatlik Zaman Dilimi +2. Şuan Saat: 11:24.


vBulletin® Sürüm 3.8.4
Telif ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd. Türkçü Toplumcu Ağalanı'nın tüm hakları Türk Milleti'ne aittir. Kaynak göstererek alıntı yapmak serbesttir.
Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56