Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı  

Geri git   Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı > Toplumu Bilinçlendirme Çabaları > Deneme bilen Makaleleriniz

Deneme bilen Makaleleriniz Sizin Yazılarınız

Cevapla
 
Seçenekler Tarz
Eski 03-23-2008, 15:12   #1
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Kemalizm Nedir? Ne değildir?

RESMİ/GAYRİ RESMİ TARİH ALDATMACASI; BİR DÖNEMİN ARKA YÜZÜ
KEMALİZM NEDİR? NE DEĞİLDİR

Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça, bulduğumuza inandıkça, ifade etmeye cesaret eden adamlar olmalıyız.1
M.Kemal Atatürk


Cumhuriyetimizin tarihini yazanlar, acaba her zaman gerçekleri mi ifade etmektedir? Yoksa, gayrı resmi tarihçilerin değirmenine su taşıyan, resmi! tarihçiler, özel sempati duydukları kişileri veya sırf Mustafa Kemal Atatürk kurdu diye CHP’yi savunurken "gerçekleri söylemekten" mi korkmaktadırlar? "Cumhuriyet’e sahip çıkalım" derken, Cumhuriyet’i ve Kemalizm’i gömmeye çalışanlara karşı koymanın bilimsel araçları etkisiz hale mi getiriliyor? Acaba birileri devrimci bir cumhuriyetin kuruluş felsefesini gerçekten artık bir şekilden ibaret görüp, batı merkezli ideolojilerle siyaset yaparken, M. Kemal Atatürk’ün bir ideolog, bir bütünü parça parça çözen bir toplum mühendisi olduğunun ortaya çıkmasından mı rahatsız oluyor? Kişilerin M. K. Atatürk’ü bir düşünce değil bir kült olarak görmesinin yanında etrafında yer alan adamların hatalarının sergilenmesinden mi rahatsız oluyorlar? Bazı noktalar bilerek mi görmemezlikten geliniyor? Neden Kemalist aydınların çoğu öğrenecek bir şey kalmamış gibi araştırmadan ve olayları irdelemekten uzak? Bunu cevabı aslında belki de çok basit bir nedenden kaynaklanıyor. İmam-cemaat geleneğinden eğitilmiş kişiler sorgulama, yanlışlardan kurtulma geleneğinin kendi otoritelerini sarstığını anladıklarından yeni soruların, yeni şeyler öğrenmek olduğunu ve ürettikleri bilginin eskimişliğinin farkındalar. Oysa Kemalist olmak, birey ve cemiyet düzenini kavrayan açık toplum yapısını anlamaktan geçer. Yanlışlardan surekli kurtularak daha iyiyi arama mücadelesidir. Bu makalede, tarih okumayı tercih eden dogmatik kafa yapısını sorgulamak için, tarih değil, tarihi okuduğumuzda nelerle karşılaşabileceğimizin bir örneği olarak "Kemalizm"in varoluş macerası ve karşısına çıkan engeller sorgulanacaktır.

Cumhuriyeti bir kül olarak yargılama gayretiyle yazılan kitaplarda M. K. Atatürk’ten başlayarak oluşturulan garip bir geometriye, Atatürk aramızdan ayrıldıktan sonraki zamanı da kapsatarak Kemalizm adı verilmektedir2. Eleştiri görünüşlü bu yazınlar, aslında M. K. Atatürk’ün yürüttüğü politikayı küçültüp gizlerken, toptancı bir anlayışla Kemalizm’in zerre kadar sorumlu olmadığı uygulamaları Kemalizm diye yutturmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken Kemalizm/Atatürkçülük şeklinde yazılan bütün makalelerin yazarları biraz bilimsel ahlak sahibi olsa Atatürkçülük’ün Atatürk’ün ölümünden sonra 50’li yıllarda kimler tarafından neden ortaya konduğunu da yazarlari. Fakat bunu yazarlarsa birden Atatürkçülük=Kemalizm zannedenlerin ya da Kemalizm’i reddeden bazı Atatürkçülerin uyanma ihtimali yükselecektir. Asıl ilginç olan çalışma ve araştırma cephesini anti-Kemalistlere emanet eden, Kemalizm’i kabul eden ama kullanılmasını gereksiz gören Atatürkçülerin de bu birleştirmeye ve tarihin saptırılmasına alet olmalıdır. Bu kişilerin garip bir savunusu vardır. M. K. Atatürk’ün hayatında bile Kemalizm diye bir şeye karşı çıktığı düşüncesidir. Acaba bu tür düşünenlerin ellerinden gelen saptırmayı yapmaları için temel malzeme kimler tarafından sağlanmaktadır. Herhalde bu kişiler, "tarihi yazanın yapana sadık kalması" sözlerinin anlamını düşünmeden bir tarafgirlik içindeler. Bu nedenle ‘kim Kemalisttir, değildir veya Kemalizm var mıdır, yok mudur?’ sorularının cevabı tarihin sayfalarında apaçık dururken, nedense bu sayfaları okuyan ve yazanlar "yapan"ı gözardı etmektedirler.


1930 İnkılabın İdeolojisi

Kemalist terimi bildiğimiz gibi ilk defa 1918’de yabancı gazetelerde ve resmi belgelerde Anadolu’da emperyallere karşı direniş yapan savaşçılara verilen bir tanımlamaydı34. Bu tanımı kullananların dışında 1930 yılına kadar da Kemalizm terimine Türkiye’nin yeni rejimini tanımlamaya çalışan yabancı gazetecilerin "Kemalist Türkiye", "Kemalist rejim" şeklinde ki atıflarında da rastlanır. Türkiye Cumhuriyeti’nde Kemalizm tartışmaları 1930 yılında başlar. Serbest Fırka denemesi başladığı dönemde ilk defa İnkılap gazetesinde, gericilerin SCF’na yığılmasının rejim tartışmalarına yol açması başlangıçtır. 1 Eylül’de "İnkılap"5, 18 Eylül’de "Hürriyet isteriz"6, 24 Eylül’de "Türk Gençliği ve İnkılap"7,"Hürriyet İnkılapçının malıdır"8 25 Eylül’de "Memleketin İstediği"9 28 Eylül’de "Fırka İdeolojisi"10 başlıkları altında yazılan bir seri makale "İnkılap"ın korunması için CHF’nın göstermediği reaksiyonu gosterir. Bu tartışmalar sürerken, belediye seçimlerinde SCF adayları arasında yer alan gerici unsurların yarattığı tepkiyi fark eden Ali Fethi (Okyar), M. K. Atatürk ile anlaşarak kurduğu partiyi 17 Kasım 1930’da kapatır. M. Zekeriya (Sertel), SCF’de yer bulan odakları 1. Şeriatçılar, 2. Emperyalistler, 3. Ekalliyetler, 4. İstismarcı İthalat komisyoncuları, olarak aynı zamanda Türk devriminin en baş düşmanları olarak tanımlar11. Özgürlük kavramının özgürlüğü yok etmeye azmetmiş akımların silahı olması, TCF deneyinde olduğu gibi SCF deneyinde de tekrarlanmış olacaktır. Demokrasi deneyi ikinci kez yanlışlanan devrim kadroları, bunda en önemli eksikliği CHF’nın ideolojisi olmamasına bağlamaya başlamıştır. 17 Kasım sonrasında 3 aylık bir yurt gezisine çıkan M. K. Atatürk halkın nabzını tutmuş ve CHF’nın eksiklerini sorgulamıştır12. Bu dönemde Ali Naci (Karacan) bir makalesinde "Rusya’da Nasıl Komünizm İtalya’da nasıl Faşizm varsa bizde de Kemalizm olmalıdır"13 makalesiyle bu tartışmayı başlatır.

Aralık ayında devrim kadrolarını sarsan ikinci bir olay da 24 Aralık 1930’da Menemen’de Kubilay’ın şehit edilmesidir. Herşeyin yolunda gittiğini zanneden devrim kadroları gericiliğin ve cehaletin uykudan uyanma eğiliminde olmasını artık gözardı edemez. CHF’nın içinde ve dışında Cumhuriyet rejiminin en büyük eksiğinin ideoloji olduğu konusunda başlayan tartışmalar, iki elden yürütülecektir. M Kemal Atatürk’ün yurt gezisine katılan R. Peker devrim ve parti ile ilgili yaklaşımlarıyla öne çıkar ve 9 Mart 1931’de Parti genel sekreterliğine atanır.

1931 Ocak’ında Türk Ocağı’nda Ş. Süreyya (Aydemir) tarafından "İnkılap ve Kadro" başlığıyla verilen konferansla başlayan parti dışı sorgulama ses getirmiş, İnkılap gazetesinde yazan bir kısım yazarlarla birlikte Ocak 1932’de Kadro Dergisi’nde zemin bulmuştur. Parti içindeki ideoloji tartışmalarının yükselmesi de bu dönemde başlar. İlk iş olarak, bu dönemde 10 Nisan 1931’de Türk Ocakları kapatılarak CHF’ye katılacak ve Halkevleri açılmaya başlayacaktır. Halkevleri’nde partinin görüşlerini aktaracak halk hatipleri bulunacaktır. 1929 ekonomik bunalımının yıldırdığı kitlelerle gericiliğin, SCF’de birleşmesinin tekrarlanmasının devrimi tehlikeye atacağını düşünenler, aynı tarafta yer almalarına rağmen birbiriyle sinsi bir mücadeleye devam eder. Recep (Peker), Necip Ali (Küçüka) gibi üst duzeydeki yöneticilerin yürüttüğü ideolojik yapılanma Kadro Dergisi’nin ideoloji oluşturma talebinden çok rahatsızdır14. Kadro Dergisi’nin yarattığı tartışma ortamında devrimin ideolojisi olması gerektiği vurguları R. Peker’i harekete geçirmiş ve Kadro’ya karşı 1932’de Ülkü dergisini Halkevleri yayın organı olarak çıkarmıştır. Kemalizm adına yapılan bu tartışmalarda Ülkü (R. Peker) ve Kadro aslında ortak noktaları olan argumanlardan yola çıkmaktadır. İki taraf da İnkilabın ideolojisini Kemalizm adını telaffuz etmeden Sosyalizm ve Kapitalizm dışında bir ideoloji olarak görmektedir. Ayrılık kullandıkları metod ve referans noktalarındadır. Kadro metod olarak tarihsel maddeciliği kullanmaktadır. Marksist açılımları milliyetçi yorumlarla yapmaktadır. Kadro’nun devlet anlayışı ekonomik sistemin ötesinde bir devletçiliktir. İnkılapta devletçilik, kültürde devletçilik, ekonomide devletçilik başlıklı değerlendirmeler yapan Kadro için devlet, herkesin ve herşeyin üstünde bir kurum olarak yükseltilmelidir. Kadro’ya göre devlet ekonomideki tüm rolleri üzerine almalıdır. Benzer görüşleri öne süren Şerif Önay’ın İktisat vekili M. Şeref Özkan tarafından Sanayi ve Mesai Umum Müdürlüğü’ne atandığı dönemde bakanın ve İ. İnönü’nün güvenini kazanması sonucu olan olaylar, kayda değer bir şekilde M. K. Atatürk’ün ekonomik görüşlerinin Kadro tipi devletçilik düşüncesinin uygulamalarından ayrıldığını gösterir. Ş. Önay, sanayileşmeyi devlet tekeline almak için oluşturduğu model için 3 ve 7 Temmuz 1932’de çıkardığı iki kanun ile Devlet Sanayi Ofisi ve Türkiye Sanayi Kredi Bankası’nı kurma kararı alınmasını sağlar. Bu durumda her türlü yatırım devlet tarafından yapılacak ve iznine tabi olacaktır. Hatta özel sektör fabrikaları kuracak, işletecek, masrafını aldıktan sonra devlete teslim edecektir. Bu durumda İş Bankası kağıt fabrikası kurmaya kalktığında engelleyen Ş. Önay’ı kötü niyetli bulduğunu bildiren M. K. Atatürk’ün gösterdiği sert tepki üzerine M. Ş. Özkan İktisat Vekilliği’nden istifa etmiştir15. Bu olay M. K. Atatürk’ün ekonomide Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar’a 9 Eylül 1932’de görevlendirmesi ile sonlanır. Görünen odur ki, Kadro’nun ekonomik görüşleri sadece bir tartışma ortamı yaratmaya yarayacaktır. Aynı dönemde R. Peker ise yine devlete önemli bir anlam yüklemekte parti dışında kimsenin parti hakkında yol göstermesine dahi izin vermemektedir. R. Peker de Liberalizm’e ve Kapitalizm’e karşı devletçilik demektedir. Mayıs 1932’de İ. İnonü ile çıktığı İtalya gezisinin ardından partide konumunu iyice güçlendiren ve İ. İnönü’nün ardından gelen en önemli parti sorumlusu olan R. Peker, partiye iyice egemen olmaya başlamıştır. Bu dönemde parti dışından kimse inkılabı tartışamayacağı gibi parti içinden kimse de tepeden (genel Sekreterden) gelen düşüncelere kendince bir katkıda bulunamıyacaktır16. Aynı yöne aynı doğrultuya bakanların çok sesliliğine tahammülsüz R. Peker’in Kadro’nun M. K. Atatürk’ün desteğinden uzak kalmasında katalizör rolünün olması doğru bir saptama olacaktır. Kadro tüm samimiyetine rağmen, V. Nedim Tör, R. Peker ve N. Ali Küçüka’nın kendilerine karşı tavır aldığını, Kadro dergisinde Kemalizm’i telaffuz etmemesine rağmen yıllar sonra "Kadro hareketinin Kemalist bir ideolojik bir sistem halinde gelişmesinden gocunanlar ve onu kendi özel çıkarları için tehlike kaynağı sananlar, uydurdukları çeşitli dedikoduların bir sonuç vermediğini görünce imtiyaz sahibimiz Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu Arnavutluk’a elçi tayin ederek bizi Çankaya ile bağlantımızdan yoksun bırakmayı denediler" sözleriyle bir ölçüde başarılı olduklarını itiraf eder. Aslında Kadro yazar kadrosu bir doktirinden söz etmekte ise de bunu Kemalizm olarak yazmakta çok müşkülpesenttiler. Sadece F. R. Atay, misafir olarak bir kaç yazısında Kemalizm diyordu. Nedense Kadro’nun sol Kemalist olduğu yargısı ancak 1960 lardan sonra söz konusu olmuştur. Ve Kadrocuların M. K. Atatürk’ün çekilen desteği konusunda dikkatlerinden kaçan bir şey vardır. Aynı dönemde Y.K. Karaosmanoğlu’nun M.K. Atatürk ile yaptığı bir görüşmede aralarında geçen diyalogdur. Bu diyalog M.K. Atatürk’ün ideoloji oluşturmaya karşı olduğu ve ideolog olmadığı yönünde, yerli yersiz Kemalizm’e karşı olumsuz bir arguman olarak kullanılır. Bu diyalogda Y.K. Karaosmanoğlu Kadro dergisinin son yılında yaptığı bir görüşmede CHF’yi kastederek "Paşam partinin bir doktrini yok" sözlerine, M. K. Atatürk "Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz" şeklinde cevap vermiştir. Bu görüşmenin ardından da Kadro gözden düşmüş Y.K. Karaosmanoğlu Tiran’a büyükelçi olarak yollanmıştır. Bu görüşmede Kadro’nun yaratmak istediği kendi sözleriyle de açıklıkla bir ideoloji değil bir doktrindir. Doktrinin ise tahkim edilmiş dogmatik değişmezlerden oluşan bir sistematik olduğunu Ş.S. Aydemir kendi itiraf etmektedir19. Yıllar sonra Milliyet’te bir köşe yazısında Y.K Karaosmanoğlu bu sefer aynı diyaloğu ideoloji diye hatırlayacaktır20. Oysa M.K. Atatürk’ün düşünce yapısının teoriden yaratılacak katı bir sistematiği olan bir doktrine değil, pratikten yaratılacak esnek bir ideolojiyeiii yatkın olduğu "Gerçekten ilkeler namı altında bilinen programımız, karşı çıkanların gördükleri ve bildikleri tarzda bir kitap değildi. Fakat esaslı ve uygulamalıydı. Biz dahi, uygulamasıyla olanak olmayan fikirleri, kuramsal bir takım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusun, maddi ve manevi yenileşmesi ve gelişmesi yolunda, çalışırken iş yapmayı söze ve kurama yeğ tuttuk21" sözleriyle 1927’de Nutuk’ta ifade edilmiş ve daha sonra CHP programlarında da ifade edilecektir iv.

__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 15:14   #2
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

1935-37 Kemalizm yazılıyor

Kadro hareketinin Türk devrimini doktrinleştirme çabası, referans sistemi baştan yanlış olduğundan M. K. Atatürk tarafından kabul görmeyecektir. 1934 yılında R. Peker’in Kadro’nun gözden düşmesiyle atağa kalktığı dönemdir. Bu dönemde R. Peker, Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde İnkılap dersleri vermeye başlamıştır22. Bu derslerde R. Peker ideolojiden söz etmeden ve Kemalizm’e gönderme yapmadan Türk Devrimi’nin ve siyasal sisteminin diğer devrimlere göre konumunu belirlemektedir. Bu belirleme esnasında çok açık olan bir anlayış varsa, o da Türk Devrimi ve uygulamalarının tamamen pratik sorunlara çözüm bulmaktan ibaret olduğudur. Bu nedenle sağ ve soldaki tüm akım ve partilerden ayrı bir yol izlemiştir. Bu yolun ayrı olmasını M. K. Atatürk’ün sözlerine dayandıran R. Peker, bir soru karşısında "bu böyle ama biz kime benziyoruz" diyen bir kişiye "biz bize benzeriz" sözlerine atıf yaparak, M. K. Atatürk’ün başka rejimlerden kopya fikirlere karşı çıktığını belirtir.23 R. Peker’in İnkılap Tarihi derslerinde izlediği bağımsız üçüncü yolcu çizgi partideki gücü arttıkça değişir. R. Peker, 1935’te parti program ve tüzüğüne, etkilendiği İtalyan sistemini aktarmak istediğinde ise M. K. Atatürk tarafından durdurulacaktır. 1935’te ki bu olay, Önder ile kadrolar arasındaki önemli yol ayrımlarından birini oluşturacaktır. Terakkiperver Fırka olayı ile yolunu ilk beşlerden ayıran M. K. Atatürk, ideoloji oluşturma aşamasında da yolunu İ. İnönü ve R. Peker’den ayıracaktır. Bu olay aslında Kemalizm’e yapıştırılmaya çalışılan uygulama alanı bulamamış düşüncelerin, Pekerci faşizm yorumunun reddinden başka bir şey değildir. H. R. Soyak olayın canlı tanığıdır. 1935 CHF tüzüğü önüne gelen M.K. Atatürk sabaha kadar tüzüğü okumuş ve değerlendirmiştir. Sabaha kadar çalışma odasının kapısında M. K. Atatürk’ü bekleyen H.R. Soyak, sabaha karşı hışımla odadan çıkan M.K. Atatürk’ün, şekilden ibaret bir meclisin ve üç kişiden ibaret parti hakimiyetinin kurulmak istenmesini, İtalya ve Almanya’daki üniformalı gençlik teşkilatının Kemalizm adı altında getirilmek istemesine içerlemistir. M.K. Atatürk "Kim bu zorbalar, bu kuvveti kimden alıyorlar, kendilerini milletin iradesinin üstünde zannediyorlar, İsmet bunu okumamış herhalde" dediğinde, H.R. Soyak’ın "efendim imzası var okumamış olması mümkün değil" sözleri üzerine, "Okumamış, okumamış, geri verin iyice okusun" sözleri aradaki düşünce farklılığının yalın bir ifadesidir24. 28 Haziran 1935’te başlayan İtalya ve Almanya’ya yaptığı seyahat sonrasında reddedilen tüzükte yazılanları savunmaya kalkan R. Peker’i, "her partinin bir ideolojisi var, bizimki Kemalizm olsun" dediğinde M.K. Atatürk onaylanmayan tüzükteki faşizmi kast ederek "Sen bana hakaret mi ediyorsun" diyerek azarlarlaması nedense gözden kaçırılır. Bu sözler, aynı Kadro’nun "doktriner Kemalizm’i" gibi, R. Peker’in, Kemalizm tabelalı, faşist partisinin de reddi ve kadrolarının uzaklaştırılmasıdır. 1935 Tüzüğü’nün M Kemal Atatürk tarafından yazılan giriş kısmı tüm tartışmalara son noktayı koymaktadır.

"Cumhuriyet Halk Partisinin programına temel olan ana fikirler, Türk devriminin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işlerle, yalın olarak ortaya konmuştur.

Bundan başka, bu fikirlerin başlıcaları, 1927 yılında parti kurultayınca kabul olunan tüzüğün genel esaslarında, ve Genel Başkanlığın, aynı kurultayca onanmış olan bildiriğinde ve 1931 kamutay seçimi dolayısıyla çıkarılan bildirikte saptanmıştır.

Yalnız birkaç yıl için değil, geleceği de kapsayan tasarılarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır.

Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir25"

1935 Kurultay’ında M. K. Atatürk’ün söylevi ve Genel Sekreter R. Peker’in söylevi arasındaki farklar artık yol ayrımının en açık kanıtıdır. 1935 programının dilde özleştirme üzerine yayınlanan yeni halinin (1937’de hazırlanan 1939 program taslağı) sadece giriş kısmında "Partinin güttüğü bu esaslar Kamâlizm prensipleridir" satırları ile Kemalizm’in yıllardır ortaya konan sorunları pratikte çözerken inşa edilen bir ideoloji olduğu gerçeği tescillenir.

M.K.Atatürk, 1935 yılında Partinin devleti özümsemesini isteyen ve başaramayan R. Peker’in tüm kadroları yönettiği gerçeğiyle karşı karşıyadır. R. Peker sürekli Atatürk’e birilerinin hakkında dosyalar getirmekte ve partide anlaşamadığı kişileri tasfiye etmeye çalışmaktadır. Kazım Dirik hakkında böyle bir dosya ile gelen R. Peker’in artık M. K. Atatürk’ün sabrını taşırdığını söyleyen H. R. Soyak, "buna artık bir son vermek gerekir" düşüncesini ifade ettiğini hatırlamaktadır26. Bu olayın ardından M. K. Atatürk, Ankara’da bir yemek daveti verir. Bu yemekte İçişleri Bakanı Şükrü Kaya M. K. Atatürk’ün yanında oturmaktadır. Yemek esnasında, Edirne’de yolsuzluk yapan bir parti müfettişinin görevden alınmasını istediği halde neden görevden alınmadığını, R. Peker’i azarlayarak söyleyen M. K. Atatürk, beklediği tepkiyi alır. Kendini partiye adadığını söyleyen R. Peker, yüksek sesle konuşarak masadan kalkacak ve gidecektir. Bu ilk defa olan bir olaydır27. M. K. Atatürk yanındaki Ş. Kaya’ya döner ve bir kağıt kalem getirmesini ister ve söyleyeceklerinin yazılmasını ister (15 Haziran 1936). "Vilayetlere ve Halk Partisi teşkilatına –Recep Peker- Genel sekreterlikten çıkarılmıştır. Bu görev İçişleri Bakanlığı üzerinde kalmak üzere Şükrü Kaya’ya verilmiştir" sözleri Peker’in önerdiği partinin devlete el koymasının tam tersine devlet partiye el koymuştur. Ancak iki gün sonra 18 Haziran 1936’da bir tamimle bu tasfiye yayınlanır28. Bu tasfiye aslında Faşizm’i Kemalizm’e yaymaya çalışanların tasfiyesidir. İçişleri Bakanı’nın Genel Sekreter, Valilerin il başkanı olması yıllardır CHP’ye yığılmış kendini devletten validen üstün gören Peker kadrolarının tasfiyesi için bir mecburiyetten başka bir şey değildir29. Devleti partinin hegemonyasına almaya çalışan, "trium vira" hayalleri içinde programlar hazırlayan ve imzalayanların hevesi kursağında kalmıştır. Oysa birçok araştırmacı Peker’in Partinin devleti içselleştirme çabasının tam tersini, devletin partiyi ele geçirmesini aynı anlamda sonuçlandırır30 ve Peker’in düşüncesinin ürünü zannederler. Oysa Parti aracılığı ile devlete el koymak isteyen faşizan kadrolar, devletin partiye el koymasıyla tasfiye edilmiştir31. İkinci Cumhuriyetçi saptırmalar bunla kalmaz, H.R. Soyak’ın da belirttiği gibi çöpe giden 1935 programında olmayan bir şey M. K.Atatürk’ün el yazılarıyla ortaya konan Kemalizm ve program, zerre kadar benzerliği olmamasına rağmen Peker’in eseri gösterilir32.

Bu dönemde reddedilen 1935 tüzüğünü okuyup imzalayan İ. İnönü ise diğer bir direnç noktası olarak halen başbakandır. İ. İnönü de ekonomik uygulamalarda yavaş davranmaktadır. I. Sanayi Planı sona ermek üzeredir. 9 Mayıs 1935’te Mecliste M K Atatürk "Endüstrileşme programımız, normal gidişindedir. Bununla beraber yurdun endüstrileşmesine daha çok hız verilmesi ve yakın çağda yeni bir ikinci programa başlanması lüzumuna dikkatinizi uyandırmak isterim." demesine rağmen bir hareketlilik yoktur. Bunun üzerine, C. Bayar’a emir veren M. K. Atatürk İkinci Programı görüşmek üzere Ankara Birinci Sanayi Kongresi’nin Ocak 1936’da toplanmasını sağlar. Bu tarihte 1935 Parti programının bir yorumunu yapan, Atatürk’ün çevresinde bulunanlardan biri Aykut Şerefi, Kemalizm’in ekonomik bir kalkınma ve diriliş ideolojisi olduğunu yazacaktırv33. Kongre sonuçlarından II. Beş Yıllık Sanayi Planı Projesi hazırlanır. 1 Kasım 1936’da M. K. Atatürk "Endüstri programının tatbiki ciddi olarak devam ediyor. Her yeni endüstri eseri muhitine refah ve medeniyet ve bütün memlekete haz ve kuvvet vermektedir. İkinci program hazırlıkları şevkle ilerlemektedir." sözleriyle Başbakan’ı atlayarak İktisat Bakanı ile yaptığı işleri meclise bildirmektedir. II. Beş Yıllık Sanayi Planı Projesi Kasım 1936, Baş Vekalete 111.845.000 TL bütçeyle sunulur. II. plan I. plandan daha farklı, üretim ekonomisine yönelik bir kalkınma programıdır. II. Plan Atatürk ve İnönü arasındaki yöntem farkının su yüzüne çıkmasına neden olacaktır. C. Bayar’ın Şark Raporu ile ekonomide de sorunlar ortaya konacaktır. Doğuda ayaklanmalar ve açlığın hüküm sürdüğünü anlatan Şark raporunu okuyan, ülkenin üretimden uzak ve eğitimsiz kaldığını gören M. K. Atatürk, 10-11 Haziran 1937’de Trabzon’da ülkenin her yerinden gelen temsilcileri dinler ve ülkede ekonominin gidişatının kötü olduğu kanaatine ulaşır34. Bu tarihte M. K. Atatürk, İ. İnönü’ye telgraf çekerek bütün mallarını ve çifliğini millete bağışladığını bildiren telgrafı çeker35. Hükümetten memnun olmayan M. K. Atatürk ve İ. İnönü arasında görüş ayrılıkları Lyon Konferansında ortaya çıkar. R. Aras ile devamlı bağlantıda olan M. K. Atatürk, edilgen bir politika isteyen İ. İnönü’den farklı olarak Akdeniz’de etkin rol almamızı ister. Bundan çok rahatsız olan İ. İnönü tepkisini belirtir36. Daha önce de İçişleri Bakanı Ş. Kaya aracılığıyla parti yönetimine el konmasını sindirememiş, gereken tamimi yayınlamak için iki gün beklemiştir. Daha sonra M. Kemal Atatürk’ün bakanlarla bire bir ilişkisini ve görevden almaları "iptidai" bulduğunu söyleyecektir37 O’nu bekleyen kader de aynı Peker’in ki gibi olacaktır. Ekonomide C. Bayar’ın, Peker olayında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın ve en son olarak Lyon konferasındaki R. Aras’ın M. K. Atatürk’e odaklı siyaseti, iki arkadaşın siyasi yollarını ayırır. Bu yol ayrımı Lyon konferasından sadece 6 gün sonra Orman Çiftliği konusundaki bir diyalogla kesinleşecektir. M. K. Atatürk, hızla gelişen Atatürk Orman Çiftliği’ni bir özel teşebbüs olarak yapılandırmış, artan kârına rağmen biraz borçları olmasından dolayı hükümetin kontrolüne gönüllü olarak bırakmıştır. Bu bırakma öncesinde Çiftlik içindeki Bira fabrikası üretime geçmiş ve gelişmektedir. Fakat Bira Fabrikası bu devrin dışında tutulmuştur. Bu arada hükümet çiftliği ihmal etmektedir. Fakat ihmal daha farklı bir boyutu da içermektedir. Bu, Bomonti Bira fabrikasının kamulaştırılması problemidir. Devlete devri gereken, Bomonti Bira fabrikası sahipleri tarafından devredilmemektedir. Bu nedenle Hükümet, mahkemeyle tehdit edilmektedir. Bu noktada İsmet İnönü ise fabrikaya dokunulmamasını, mahkemeye verme olasıklarını gündeme getirerek talep etmektedir38. Oysa Ankara, Bomonti Bira fabrikası Yönetim kuruluna İnönü’nün eniştesinin üye olduğunu öğrenmiştir39. Bunu öğrenen M. K. Atatürk, Ş.Kaya vasıtasıyla İ. İnönü’yü akşam Çankaya’ya çiftlik meselesini bakanlar görüşecek diyerek çağırır. Yemekte çiftlik hakkında kendisine sorulan sorulardan rahatsız olan İ. İnönü, konunun Bomonti Bira fabrikasına gelmesiyle sesini yukselterek "Daha ne kadar bu ülke bir sarhoşun masasından yönetilecek40" der. M. K. Atatürk, "unutma ki seni bu noktaya getiren söz konusu ettiğin sarhoştur" diyerek cevap verir. Oysa o akşam M. K. Atatürk ağzına bir damla içki koymamış ve içmemiştir. Aksine, Çankaya’ya gelmeden bir kadeh içen İ. İnönü’dür41. M. K. Atatürk sofradan kalkarak "paşanın sinirleri yıpranmış" diyerek odadan ayrılır. Ertesi gün İstanbul’a trenle gidecek olan iki silah arkadaşı arasında oluşan fikir ayrılıklarına son noktayı koyan bu olay, trende İ. İnönü’nün M. K. Atatürk tarafından istifaya davet edilmesi ile son aşamaya gelir. İ. İnönü 1.5 ay izinli sayılarak göreve vekaleten C. Bayar tayin edilir (20 Eylül 1937). Fakat asli vekalet 45 gün dolmadan 35 gün sonra Başbakanlığa çevrilir. Artık Atatürk ve İnönü arasındaki ilişki iki eski arkadaş olarak mesafeli olarak sürdürülecektir. İ. İnönü ise olayların nedenlerini anlayamayacak, bu olayda kabahati M.K.Atatürk’te bulacak, 1936 dan başlayarak Ataturk’ün vefatına giden yılları alkol ve hastalık tesirinde "tebedüllü" kararların yılları sanacaktır42. Oysa bu olaylar, 1932 den başlayarak yöntem farklılığını gösterir. M. Kemal Atatürk’ün yakın çevresinin anıları Atatürk’ün son koma tarihine kadar ne kadar berrak bir kafayla talimatlar verdiği ile doludur.

1937-1938 Kemalizm’in kısa ve hızlı koşusu

Yeni bir yönetimi yapılandıran M. K. Atatürk 1 Kasım 1937’de meclisi açarken, geleceğe yönelik ekonomik ve siyasi çerçeveyi çizmiştir. Fakat en önemli nokta "Beş yıllık ilk sanayi planının geri kalan ve tüm hazırlıkları bitmiş olan birkaç fabrikasını da süratle başarmak ve yeni plan için hazırlanmak icabeder" sözleriyle II. Sanayi Planı uygulama hazırlıklarını yönlendirmektedir. "Elde bulunan madenlerin en muhimleri için üç yıllık bir plan yapılmalıdır." sözleriyle de madencilik sektörüne ana plan dışında bir plan önermektedir. Yeni kurulan Hükümetin Başkanı olarak 8 Kasım 1937’de meclis kürsüsünde C. Bayar, 44 defa Önder’e atıf yaptığı ve ilk defa Kemalizm ve Kemalist rejim sözlerini sarf ettiği hükümet programında, 1 Kasım’da gösterilen yolu izlemek için yapacaklarından söz etmektedir. 1 ve 8 Kasım konuşmaları Cumhuriyet tarihinde Kemalizm’in sorunları çözmeye yönelik pratikten kaynaklanan ideolojisinin en önemli imzasıdır. Daha sonra İsmet İnönü tarafından, M.K. Atatürk’ün vefatının hemen ardından bu konuşmalarvi "Hükümet için 1937 teşrin(kasım) nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demogoji oldu" sözleriyle eleştirilecektir43.

Başbakan 8 kasım’da kürsüden "Bildiğiniz gibi ilk beş yıllık sanayileşme planımız 1934’de neşredilmiştir. Geniş manasıyla en rasyonel çalışma esasını da ihtiva eden bu ilk plan hazırlıkları bitmiş ve onların da inşalarına geçilmesi, gün meselesi haline gelmiş bir iki fabrika istisna edilirse tamamen ve şimdiden realize edilmiştir, denebilir. Bunların, milli ekonomi bakımından temsil ettiği kudret hakkında bir fikir vermek için reorganize ettiğimiz Bakırköy bez ve inşâatı plan dahilinde ilerlemekte olan Karabük demir ve çelik fabrikaları da dahil edilmek suretiyle gayri safi imalât kıymetlerinin 150.000.000, safi istihsâl kıymetlerinin 129.000.000, kullandıkları ham madde kıymetlerinin 21.000.000, tahsis olunmuş sermaye yekununun 60.000.000 Türk lirası olduğunu ifade edebiliriz. 1 inci 5 senelik program harici olarak Karabük demir çelik fabrikaları grubuna şehirlerimizin muayyen devre zarfında içme suyu tesisatına malik olmaları hakkındaki kanunu nazara alarak bir çelik boru fabrikası da ilâve edilmiştir. Yine ilk 5 senelik program harici olarak suni gübre imali, dolayısıyla, memleketin zirai kalkınmasıyla alâkalı bir hamızı azot fabrikası Doğu ve Orta Anadolu çimento ihtiyaçlarını karşılamak üzere 60.000 ton istihsâl kudretinde bir çimento fabrikası, Doğuda 10.000 iğlik bir iplik fabrikası kurulması hakkındaki mesaimiz hayli ilerlemiştir.

Şefin emrettiği ikinci endüstrileşme planı için hazırız. Bütçe imkânlarını temin ettikten ve tali tetkiklerini de tamamladıktan sonra huzurunuza geleceğiz. Şefin emrettiği üç senelik plan derhal yapılacak ve yine bu kürsüden emrettikleri kömür istihsalâtımızın üç senelik plan, devresinde en az bir misli artırılması ve Divriği’de bulunmuş olan yüksek tenörlü demir madeninin Karabük planı haricinde kalacak miktarlarının ihracı işine başlanacaktır."

Hükümet programının okunmasının ardından 11 kasım 1937’de M.K. Atatürk "Millete yepyeni bir program bildiriniz. Bu program benim millete vaad ettiğim hususlardır. Celal Bayar ve Arkadaşları benim Millete vadettiklerimi yapacaklarını bana ve millete vaadettiler. Ben milletle beraber Celal Bayar’ın ve arkadaşlarının programının nokta nokta tatbik edildiğini takip edeceğim. Daha iyi izah edeyim: Ben Türkiye reisicumhuru Atatürk ve Türk milleti, başvekil Celal Bayar’ın ve onun hükümet programını takip ediyoruz ve fiili neticesini görmek istiyoruz.44" sözleriyle yepyeni bir anlayışı müjdelemektedir. Bu anlayış, İ. İnönü dönemi yönetim anlayışının sona ermesidir.

Bu demeçten bir gün sonra M.K. Atatürk, C. Bayar, Ş. Kaya ve A. Çetinkaya ile 8 gün sürecek doğu gezisine çıkarlar. Gezinin ardından Lyon konferansındaki pasif tutumun tersine, Hatay konusunda kararlılık ve Hatay’ın bağımsızlığa kavuşması "yepyeni" anlayışın parçası olarak görülecektir. Bu dönemde uluslararası 11 ticari ve siyasi anlaşma yapılmış, Başbakan ve Dışişleri Bakanı 4 dış gezi yapmış, 11 yabancı heyet M.K. Atatürk’ü ziyaret etmiş, 3 adet uluslarası siyasi konferans düzenlenmiştir. Bu mekik diplomasisi sonucu bağımsızlığına kavuşan Hatay Cumhuriyeti Başbakanı’nın "Programımızın ruhu ve esası Kemalizm rejimi ve bütün icabatıdır45" demekte olması çok anlamlıdır. Bekle gör politikası ile Fransızlarla savaştan kaçınan bir önceki hükümet anlayışının yerinde yeller esmektedir.

Ekonomide başlayan kararlılıkla fabrikalar hızla bitirilmekte, bir yandan C. Bayar hükümeti üç yıllık Madencilik planını yürürlüğe koymaktadır. Çok geçmeden üç yıllık madencilik planını içeren ve genişletilmiş yeni planı Sayı:2/9624 (Gizli) Kararname ile 16/09/1938’de kabul edilirvii. Artık sağlığı çok kötüleşmesine rağmen M K. Atatürk "yepyeni" programını, millete vaat ettiği hususları izlemektedir. 3 Ekim 1938’de Bayar’ın ziyaretinde II. Sanayi Planı hakkında bilgi alır ve önerilerde bulunur. Bu görüşmede Bayar’ı dinlerken gösterdiği canlılıkla hastalığı yokmuş gibi dinçleşen M.K. Atatürk, Bayar’ın ardından A.İnan’a "Dünyanın harbe gittiği bu devirde bizim iktisaden kuvvetli olmamız lazımdır" diyerek ülkesinin kurtuluşunuviii ekonomide, dolayısıyla yeni II. planda gördüğünü belirtmiştir46. M. K. Atatürk’e 26 Ekim’de yapılan 40 dakikalık ziyarette ise 1 Kasım’da C. Bayar’ın okumak durumunda kalacağı Meclis açılış söylevini tamamlamıştır. Bu söylev M. K. Atatürk’ün tam anlamıyla Bayar Hükümeti tarafından yapılanların arkasında durduğunun göstergesidir47. Bu konuşmada vurgu yaptığı ekonomik konular içinde dört senelik II. Plana (III. Program)ix göndermeler yaparak plana olan ilgisini göstermektedir

"Birinci beş yıllık planımız muvaffakiyetle bitmek üzeredir. Buna ilaveten üç senelik bir maden işletme programı tanzim edilmiş ve tatbikine başlanmıştır. Bu üç senelik maden programının büyük bir kısmını içine almak ve şeker sanayiini genişletmek suretiyle makina, kimya, gıda maddeleri, toprak su mahsulleri, ve mahrukati sanayi ile liman inşasını ve nakliye vasıtalarının çoğaltılmasını ve deniz işleri için duyduğumuz ihtiyaçları ifade eden dört senelik üç numaralı yeni program yapılmış ve ilan edilmiştir.

....Bu plan için sarf olunacak para 85-90 milyon lira arasında olduğu tahmin edilmektedir. Gereken kredi bulunduğu malumdur48.

....Ülkede taşımacılık kapasitesi artmaktadır. Çeşitli malların gönderilmesini kolaylıkla sağlamak için yeni taşıt araçları sipariş edilmiş ve 3 numaralı programda da bu konuya ayrıca yer verilmiştir.49"

Ayrıca Planın bütçesi için sağlanan kredileri de belirterek, planın ekonomik kaynaklarından da meclisi haberdar etmektedir.

"Cumhuriyet Hükümeti geçen seneden beri muhtelif devletlerle iktisadi münasebetlerini tanzim eden mukavele ve anlaşmalar imza etmiş bulunuyor Bu meyanda İngiltere hükümetiyle akdedilen ticaret anlaşması ve aynı zamanda 16 milyon İngiliz Liralık bir ticaret ve teslihat kredisi mukavelesini zikretmek isterim ki esasen buna müfteri kanun yüksek tasdikinize iktiran etmiştir. Birkaç gün evvel memleketimizi ziyaret eden İktisat Nazırı Bay Funk ile 150 milyon marklık (13 milyon sterlin) bir kredinin esaslarında mutabakat hasıl oldu50"

__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 15:16   #3
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

1 Kasım 1938 söylevinin ardından 5 Kasım M. K. Atatürk’ün C. Bayar’dan son kez hükümet ve program hakkında bilgi aldığı gün olacaktır. 1930’da başlayan Kemalizm’in oluşturulması ve şekillenmesi programının yapıcısı artık komada kalacak ve 10 Kasım’da aramızdan ayrılacaktır. 10 Kasım’dan sonra Kemalizm’i ağzına hayatı boyunca almayan, siyasal ve ekonomik yöntemi M. K Atatürk’ten farklı olan birinin dönemi olacaktır. Bu İnönü dönemidir.


11 Kasım 1938 Kemalizm’den uzaklaşma dönemine giriş

11 Kasım’da İ. İnönü cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, aynı gün Bayar, kurduğu yeni hükümette 6. kez M. K. Atatürk’ü anacak ve bir kere Kemalist rejim diyecektir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bundan sonra kurulan hiç bir hükümet Kemalizm’i ağzına almayacaktır. Sadece Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay bir yıl kadar Kemalizm diyebilecektir. Övgülerle anlattığı II. dört yıllık planı hatırlamayacaktır. İ. İnönü, Atatürk’ün yaptıklarını 1960 ihtilalinden sonra 1962’de Atatürk Islahatları diyerek yanlış hatırlayacaktır51. 1938’den sonra 1946 ve 1950 yıllarında Atatürk’ü anlatanların durumunu ortaya koyan F. R. Atay ancak bazı şeyleri yazabilmek için 1969’u bekleyecektir. Aslında bu gariplik sadece F. R. Atay’da değil diğer Atatürk devri adamlarında da görülür. Hemen hemen hepsi anılarını 1946’dan sonra yazmayı duşünmüş ancak 60’lı yıllarda yazmışlardır.

10 Kasım 1938’den sonra olan olaylar, çok kısa zamanda, 1932’de başlayan görüş ayrılıklarına Atatürk hayatta iken cevap veremeyen İ. İnönü’nün cevabıdır. Cumhurbaşkanı seçilen İ. İnönü ilk olarak Başbakan C.Bayar’dan M. K. Atatürk’ün son 8 yılında beraber çalıştığı Şükrü Kaya’nın İçişleri Bakanlığı ve parti genel sekreterliğinden, Tevfik Rüştü Aras’ın Dışişleri Bakanlığı’ndan alınmasını istemiş ve bunu Başbakan Bayar’a kabul ettirmiştir. 1932’de İnönü’nün ekonomi anlayışına karşı ekonomi bakanlığına getirilen ve tamamen M. K. Atatürk’ün güdümünde bir ekonomik politika izleyen Bayar ise İ. İnönü tarafından demagojiye fazla yer veren bir politika uygulamakla suçlanacaktır52. İ. İnönü hatıralarında "Hükümet için 1937 teşrin(kasım) nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demagoji oldu53" düşüncesinin devamı olarak bu ekonomik politikanın uygulanmasını hatalı bulduğunu onaylayan bir eda ile "Atatürk zamanında geçen bu usulu artık düzeltmek lazım idi. Zaman geçtikçe düzelmeyecek bir hale gelebilirdi54" diyerek kendi döneminin başladığını belirler. Atatürk’ün içişleri, dışışleri ve ekonomiden sorumlu kıldığı üç adamla 1932’den başlayarak etkin olarak kendisi dışında devleti yönetme tarzını hedef alarak uyguladığı tasviye hareketi, H. R. Soyak’ın köşkteki görevinden uzaklaştırılması ile sürecektir. 26 Aralık 1938’de toplanan CHP olağanüstü kurultayında görevden alınan genel sekreter Şükrü Kaya’nın yerine Refik Saydam getirilecektir. Refik Saydam’ın önerisiyle kabul edilen tüzükte M. K. Atatürk’e kurucu ve ebedi başkan sıfatı verilirken, İ. İnönü "Milli Şef","değişmez" genel başkan olarak ilan edilecek vefat, vazife yapamayacak kadar hastalık ve istifa dışında hiçbir şartta CHP başından ayrılmasına gerek olmayacağı tescil edilecektir55 1939 seçimlerinden sonra ise Atatürk’ün kader arkadaşı Salih Bozok ve yakın dostu Fuat Bulca artık TBMM’de olmayacaktır. 29 mayıs 1939 da yapılan kurultayda yapılan ilk işlerden biri M.K. Atatürk’ün Peker tasfiyesinde yaptığı uygulamaları kaldırmak olmuştur. Bu kurultayda alınan kararların Subat 1939’da ki İ. İnönü’nün el yazısı ile biraktığı anıları arasındaki uyum ve mantık bu değişikliklerini nedenini çok iyi anlatır.

M.K.Atatürk son yıllarında İ. İnönü’ye göre "malul ve hasta56"dır. Bu nedenle uyguladığı politikaların da doğru olmadığını düşünmektedir. Oysa o politikalar, bir donemin İnönü uygulamalarının eleştirisidir. 1939 CHP kurultayında İ. İnönü’nün isteklerinin temsilcisi olan Refik Saydam’ın, C.Bayar yerine göreve getirilir getirilmez kurduğu hükümetin ilk icraatı II. Plan’ın yürürlükten kaldırılması için İktisat vekilliği aracılığı ile 1 ve 8 Mart’ta yaptığı ‘II. Plan’ın incelenmesi’ isteğidir. Bu istek 4 gün sonra kurulan bir komisyonca bir gün içinde değerlendirilerek sonuçlandırılır. 13 Mart 1939’da gizli bir kararname ile II. Plan hemen yürürlükten kaldırılır57. Böylece "malul ve hasta" bir adamın desteklediği demagojiye dayanan bir plan sona erdirilir. Bu plan savaşa hazır olmak içindir. İnönü ise savaşa hazır olmayı bambaşka bir yolla, ekonomiyi güçlendirmek yerine küçültmekle yapar. "Dünyanın harbe gittiği bu devirde bizim iktisaden kuvvetli olmamız lazımdır" diyen Atatürk’ün vasiyetlerinden biri daha algılanamamıştırx Vasiyete söz konusu olan -bugün artık sadece kabulu ve reddi ile içeriği hakkında bilgi edinebildiğimiz- II. Plan’ın dış kaynaklı kredilerinin tamamı Merkez Bankası kasasına girmiştir. Bu krediler aynı günümüz kredilerinin akıbetine uğrayacak, yerine harcanmayacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonunda R. Saraçoğlu altın ve kurtlanmış buğday stokları ile övünecektir. Bu stoklar yaratılırken sıkıntı çeken halk, CHP’yi ilk fırsatta iktidardan uzaklaştıracak, bu tasarruf sonucunda yaratılan (büyük bir kısmı II. Plan kredisi) kaynak, Demokrat Parti tarafından yerli yersiz saçılacak, Cumhurbaşkanı seçilen C. Bayar, 1937 politikalarını hatırlamayacaktır.

Sonuç: Kemalizm’in 1930-1938 arasındaki ilerleyişi ve hızla yükselişi için, ulusu uygarlığa taşımak için, en hızlı koşuyu yapan M.K. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de yarışı terk etmesiyle durmuştur. Bu dönemin sonrasını bir unutturma, dönüştürme ve tasfiye dönemi olarak tanımlamak doğru olacaktır. C. Bayar, İ. İnönü’nün cumhurbaşkanı ve partinin "değişmez genel başkan"ı seçilmesinin ardından 8 Kasım 1937’de -1 Kasım 1937’de M. K. Atatürk’ün vaad etiği politikalara dayanarak- ilan ettiği hükümet programının arkasında durmamıştır. Bunun en önemli nedeni 1932’den bu yana iç, dış siyasette ve ekonomide egemen olan M. K. Atatürk anlayışına arka çıkacak kadar güçlü bir karaktere ve birikime sahip olmamasıdır. İ. İnönü hayatı boyunca Kemalizm’den söz etmemiştir. O’na göre M. K. Atatürk’ün yaptıkları bazen devrim bile değil ıslahatlardır58. Kemalizm’den söz eden ve rejimi Kemalist olarak tanımlamaktan çekinmeyen C. Bayar ise 10 Kasım 1938’den sonra ağzına Kemalizm’i bir kere alacak ve bu son olacaktır. C. Bayar’ın Kemalistliği 11 Kasım 1938’de biten bir Kemalistliktir. CHP ve İ. İnönü’nün politikalarını 1938’den sonra Kemalist saymak ve İnönü anlayışı ile yapılanları Atatürk’ün Kemalizm’ine yıkmak, Kemalizm düşmanlarının en önemli silahıdır. Buna karşı çıkmamak ve 1930-1938 arasını anlamadan İnönü CHP’sini Atatürk’ün CHP’si ile karıştırmak, devrimin önderine yapılan en büyük haksızlıktır. İ. İnönü, aynı K. Karabekir, A. Fuat Cebesoy ve diğer bazı silah arkadaşları gibi nefesi yettiği yere kadar M. K. Atatürk’ü izlemiştir. Kimse Ulusal Kurtuluş savaşı esnasında bu kişiliklerin yararlılıklarını red edemez. Ama kabul edilmelidir ki, Atatürk’ü izleyememelerinden kaynaklanan anlamamazlıklar, bazen istemedikleri zararları vermelerine yol açmıştır. İ. İnönü maalesef 1937’deki Atatürk’ü anlayamadığı gibi "malul ve hasta" yakıştırmasıyla yaptığı her şeyi ortadan kaldıracak politikaların yolunu açmıştır. "Tarihi yazacak" Kemalistlerin görevi "tarihi yapana sadık" olmaktır. Bu nedenle Kemalizm’i anlayabilmenin yolu M. K. Atatürk’ün yaptıklarını izlemekten geçiyor. Günümüzde bu dönemi tartışmak istemeyen resmi tarihçiler, gayrı resmi tarihçilere İnönü dönemi siyasetini de Kemalizm’e mal etmenin yolunu açmaktadırlar. Bu nedenle Kemalistler, sanki 1938’den sonraki CHP’yi tartışmakla Atatürk’e ihanet ettiklerini düşündürülecek kadar bilgi karmaşasına itilmektedir. Oysa 1938’den sonra ilk önce Atatürk’ün içişleri, dışişleri ve ekonomiden sorumlu adamları görevden alınmış, Atatürk’ün başyazarı F.R. Atay, Ulus’ta etkisizleştirilmiş, yıllar harcanarak yapılan II. sanayi planı bir günde gizli olarak iptal edilmiş, Atatürk’ün para ve pullardan resmi kaldırılmış, Atatürk’ün ardından dört ay sonra İnönü’nün başbakanı Refik Saydam hükümet programında, 1938’in Atatürk’ünü ve Kemalizm’ini hatırlanmamıştır59. Bu tarihten sonra 1961’e kadar da hiçbir hükümet programında Atatürk Devrimlerini hatırlanmayacaktır. 1936’dan beri çıkan bir devlet yayını olan ve yurt dışına gönderilen "La Turquie Kemalist"in önce bir yılda yapılan baskı sayısı azaltılacak; 1938’den sonra da bir süre çıkartılacak ve kapatılacaktır. Atatürk tarafından, Cumhuriyet’e muhalefetlerinden dolayı uzaklaştırılan eski silah arkadaşlarının aralarındaki olaylar kişisel çekişme gibi görülüp meclise geri çağrılacaktır60.

Kemalizm için üç dönem vardır; ilki 1919’dan başlayarak ulusal kurtuluş için savaşanlara verilen Kemalist tanımlamasıyla temsil edilen bağımsızlık mücadelesi dönemidir. İkinci dönem ulusla devletin yapılanması ve devrimler dönemi olan 1923-1930 arasında dünyanın M.K. Atatürk Cumhuriyeti’ni Kemalist Cumhuriyet olarak tanıdığı dönemdir. 1930 sonrası Kemalizm’in sistematikleşme döneminde, devrimlerini sürdürecek ve bütünleyecek politikaları da yaratmak isteyen M.K. Atatürk, eleştirel akılcı metodu izleyerek deneme-yanılma yolu ile Kemalizm’i yapılandırmaya başlamış ve 1935’te sol ve sağ tandanslı ideolojilere yamanmış bir anlayışın Kemalizm olmaması için gereken tedbirleri almış, bunu sulandıracak ve durduracak kadroları, isterlerse yakın arkadaşı olsun tasfiye etmekten çekinmemiştir. 1935 ve 1939 programlarında Kemalizm prensiplerini ve geçmişte izlediği yolu göstererek tanımlayan M.K. Atatürk, Kemalizm’in ne olma yolunda olduğunu, 1935-1938 arasında uyguladığı politikalarla ve yaptığı tasfiyelerle göstermiştir. 1938 sonrası Devrimci Kemalizm dönemi değil aksine ıslahatçı ve muhafazakar İnönü dönemidir. Bu dönemin nasıl her şeye hızla nüfuz ettirildiğinin en anlamlı belgelerinden biri M.K. Atatürk’ün 1937’de yazdığı program metni61 ile 1939 kurultayında onanan metnin62 arasındaki farktır. Bu fark bir başlangıcı göstermektedir. Atatürkçülük ise İnönü döneminin sonunda ırkçı milliyetçiler tarafından CHP Kemalizm’i unuttuğu için sola kayan gençliği, soğuk savaş döneminde komünizmden korumak için icad edilecektir63. Ne acıdır ki faşizmi CHP ye sızmasının önünü kesen Ataturk’ün adı bir faşistin bayrağı olacak, bu bayrak Ataturk Düşüncesini savunanlar tarafından Kemalizm karşıtlığının aracı olacaktır.

Bu durumda halen 1938 sonrasını Kemalizm saymak, toptancı Kemalizm ve Atatürk düşmanları ile pasif bir işbirliği içinde olmaktır. İ. İnönü, M.K. Atatürk’ün silah arkadaşıdır, ama bütün fikirlerini benimsemiş bir fikir izleyicisi asla olmamıştır. İki ayrı karakterin, iki ayrı düşünce dünyasının ve iktidar yöntemine sahip kişinin yaptıkları sonucu elde edilenleri, iki ayrı dönem olarak değerlendirmek zorunludur. Bu tarih yazmanın ve bilimsel bir metodun gereğidir. M. K. Atatürk’ün silah arkadaşlarının çoğu onu uzun yıllar izlemiş, fakat metod ve hedefte anlaşamadıklarında yolları ayrılmıştır. Bunların içinde en sondan bir önceki isim İsmet İnönü’dür. En son isim ise M. K. Ataturk’ün kendine gösterdiği hedefleri ve "ulusa vaatleri"ni 11 Kasım 1938’de çarçabuk unutan C. Bayar’dır. Bazı kişilerin sempatizanları, İnönü döneminin irdelenmesini hoş karşılamamakta, Atatürk’ü eleştiremeyenlerin İnönü Dönemini yargılayarak bunu yapmaya çalıştığını iddia etmektedir. Bayar’ı tutanlar ise Bayar’ın da Atatürk düşüncesini nasıl terk ettiğini görmek istememektedir. Kemalizm konusunda ikinci Cumhuriyetçilerin ağırlıklı olduğu bir kitapta64 Kemalizm/Atatürkçülük adı altında Atatürk düşüncesinin eseri olmayan dönemler, uygulamalar ve kişiler, Kemalizm’e mal edilmektedir. Oysa bu kişiler hiçbir zaman 1938 sonrasında Kemalizm’i savunmamış ve sahip çıkmamıştır. 1943’de Kurultay’da Altıok’un birini devrimcilikten evrimciliğe evirenler, programın giriş kısmında "Kemalizm" prensiplerine gerek kalmadığına karar vermiştir. 1942’de Halkın Partisi milletvekilleri, memur ile halkı ayıran yasalara imza atmış65, Atatürk’ün mirası ‘halkçılık’ ilkesini terk etmiştir.

Kemalizm’i savunmanın, özellikle hak etmediği suçlamalardan ve uygulamalardan kurtarmanın yolu, 1938 sonrasını ve CHP’yi Atatürk’ün partisi diyenlerin pasifizayonlarıyla eleştirmemek, ya da İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı’na katıldı ve silah arkadaşıydı diye yapılanları görmemezlikten gelmek değildir. Aksine bu konular açıklıkla tartışılmadığı sürece köktendinciler, muhafazakar sağcılar, ikinci cumhuriyetçiler, sosyalistler, yukarıda anlatılan olayları saptırarak istedikleri gibi at koşturacakları bir tartışma alanı bulacak, sistemli olarak Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisini kirletecek ve soysuzlaştıracaklardır. Bunu yaparken İnönü uygulamalarını hak etmediği şekilde Kemalizm’in siyasi ve ekonomik felsefesinin yükseliş dönemine taşıyabilirler. Bazıları bunu kabul ederek Kemalizm’i savunur gibi yaparken, (Atilla İlhan tipi sosyalistler) kendi siyasi görüşünü ve felsefesini Kemalizm’e yakıştırmak için yapabilir. Oysa Kemalizm’in ne olduğu 1907’den başlayan 1938’de durdurulan inanılmaz hızlı uygarlık koşusunu anlayarak bilinebilir. Karşımızda doğa bilimlerinin ışığında, deneme ve yanılma metodunu izleyen, doğada sadece sosyal bilimciler tarafindan geçerli olduğu varsayılan geçersiz diyalektik yerine eleştirel akılcılığın yanlışlama metodunu66 kendi yazınıyla ve sözleriyle ifade eden, sağ ve sol kavramlarına yüz vermeyen bir Kemalizm var. Ne kadar çaba harcansa da M. K. Ataturk’ün uygulamalarının çağındaki yöntem ve izlencelerden farkı ortadadır. Sağ ve sol kavramlarına din gibi yapışanların, bu kavramları yaratan doğa bilimleri görüşlerinin geçersizliğini görmemesi ve Kemalizm’den Sosyalistlik, Faşistlik ve Sosyal Demokratlık çıkarma çabaları, Liberallik çıkarma çabası gibi beyhudedir. Bu çerçevede Kemalistler, ne zaman eleştirel bir bakış açısıyla kendi tarihlerindeki olayları "toptancı" bir kafa ile değerlendirmeden tarihi okuyup, yazacaklar, işte o gün, tarihi yapanın izinden yürümeleri gerçekleşecektir. Aydınlanma 1923’ün misyonu ve yazını bugüne dek Kemalizm’i yapıcısını izlerinden takip etmekti. Bu nedenle 6 oku, ilkelerin anayasaya girişini, Kemalizm’i ortaya koyan ve yapanı hiçe sayanları bilmemiz gerekir. Kemalizm’i Kadro, Peker, Engin, İnönü gibi kurum ve kişiliklere mal eden anlayış, aslında en büyük desteği Kemalizm’i ortadan kaldırıp Atatürkçülük’ü yerine ikame eden, elmalarla armutları toplayan anlayışı savunanlarda bulur.


TC
EK-1
Başvekalet Kararlar Dairesi Müdürlügü
Sayı:2/9624 16/09/1938
Gizlidir
Kararname

İktisat vekilliğinden yazılan 16/09/1938 tarih ve Hususi kalem 55/2 sayılı tezkerede; memleketin hayati davası halini almış tanzim ve tesrii maksadiyle 1933 senesinde hazırlanarak bir program halinde hükümetçe prensip kararlarına iktiran ettirilip İktisat vekaleti’nin nezaret ve mesuliyeti altında tatbikine girişilen Birinci Sanayi Programının, daha geniş mikyasta olmak üzere tahakkuk ettirildiği ve bu muvaffakiyetler yeni bir programa çalışmayı teşvik eylemiş olduğu cihetle, 1936 senesinde hazırlanan beş senelik programda, ferrokrom, petrol rafineri, ölçü aletleri, ve teneke sanayi çıkarılmak , Ereğli taş kömür havzası işletmesini yeni ihtiyaçlar dolayısıyla daha ziyade genişletmek, Çatalağzı ve Trabzon’da olmak üzere Karadeniz’de iki liman tesisi, İstanbul limanının ıslah ve teçhizi ile İskenderun’da serbest bir mıntıka ihdası nazarı itibara alınmak, deniz ticaret filosunu yenilemek için muhtelif tiplerde 23 yeni gemi yapmak ve yaptırmak, ve ayrıca matlup evsafı haiz olmak şartı ile müstacelen beş gemi satın almak ve bir motor, dört şeker, bir hafif maden (alüminyum) fabrikası kurmak gibi tadilat yapılmak suretiyle dört senelik yeni plan hazırlandığı ve Sümerbank, Etibank, Denizbank ve Toprak Mahsulleri Ofisi gibi devlet müesseselerinin dört sene zarfında tatbikine memur edilecekleri bu planın istilzam ettiği mali karşılıkların da bu müesseselerin sermayelerine bütçeden her yıl imkana göre ilave edilecek paralarla ve kendi kanunları ile haiz oldukları selahiyetlere istinaden ihraç edecekleri obligasyonlar ve aktedecekleri istikrazlarla temin edilmesinin düşünüldüğü ve bu meyanda İngiltere’den alınan uzun vadeli krediler ile diğer memleketlerden alınabilecek mümasil kredilerin de nazara alındığı ve maliye vekaleti mutabık kalınarak bu mali karşılıkların sureti teminine ait bir de tablo hazırladığını bildirmiş ve bu dört yıllık plan da evvelki beş senelik program gibi tatbik edilmesi için Hükümetçe prensip kararına bağlanması istenmiştir.

Bu iş için İcra vekilleri heyetinin 16/09/1938 tarihli toplantısında tetkik ve mütalâa edilerek hazırlanan dört senelik ikinci sanayi planının iktisat vekilliğinin tetkiki veçhile tatbik ve tahakkuk etmesi onanmıştır.

* Dr Cenk Yaltırak Jeoloji Muhendisi, Deniz Jeolojisi Uzm. Araştırma Gör.


DİPNOTLAR

i Bu konuda ilk eser veren 1940’larda faşizmden aldığı etki artan bir kişi Saffet Engin’dir. Eserlerinin başlıkları bile bize Atatürkçülük kelimesini hangi kafanın icat ettiğini gösterir. Kemalizm kelimesinin neden nasıl ortadan kaldırıldığını tartışırken Atatürkçülük adı altında nelerin savunulduğunu ve bu fikirlerin sonunda başlayan karmaşanın bugüne kadar nasıl geldiğinin yanıtını arayanlara çok önemli ipuçları verir. Özellikle bugün anti-faşist olduğunu iddia edenlerin, mücadeleci Atatürkçülük adı altında solcu olduğunu ifade edenlerin, kendilerine bu ismi verenin kimliğini bilmeleri çok faydalıdır. Aşağıda örnek vereceğimiz yazarın bazı eserleri gelecekte yanıtını vereceğimiz Atatürkçülük=Kemalizm tartışmasının başlangıcını oluşturur. Sadece milli kütüphanede Atatürkçülük başlığındaki 214 eserden 46’sı bu yazara aittir. Bu eserleri, Atatürk döneminde yazdığı "Kemalizm İnkılabının Prensipleri" isimli kitabından 15 yıl sonra vermeye başlamıştır. Kemalizm’i terk eden Arın Engin’in çok basit, sadece din-antikomünizm- kana dayalı bir Türkçülük üzerine kurulu kitaplarıyla başlattığı çabalar Kemalizm’den kopuşun yazınsal dönüm noktasıdır. Çünkü bu kitaplara karşın gösterilen tepkiler gerçek Atatürkçülük o degil budur olmus ve anlam kayması başlamıştır. Bugün Atatürkçülük bir ideoloji değildir diyenler A.Engin ile paralel bir düşünceyi savunurlar. Cünkü Arın Engin kitaplarında dilde-dinde-kanda özleştirme savunmasındadır. Bu nedenle Kemalizm yabanci dildir diyerek terk etmiştir. Arın, E., 1953. Atatürkçülük ve Moskofluk-Türklük Savaşları [Atatürkçülük Devriminin Ilkeleri-Tutam 3 (2. Baskı), 376 s. Atatürkkent (Istanbul). Arın E.,1955, Atatürkçülük'te Dil ve Din, Istanbul : Atatürkkent, 68 s

ii Kadro ciltlerinde ana kadronun yazılarında yapılan taramada Kemalizm’e rastlamadım. Gözden kaçırmış olabileceğimden yola çıkarak neredeyse yok denilebilir.

iii Mustafa Kemal Atatürk’ün olayları çözümlemede ve sorunlara çözüm bulmada doğrulama yöntemi ile değil yanlışlama yöntemine göre sorunlara çözümler bulduğunu ve bu çözümler yanlışlandıkça çağdaş uygarlık hedefinden sapmadan çözümler bulduğunu biliyoruz. Bu nedenle katı kurallar koymanın gereksizliğine inanan M K. Atatürk metod olarak doğrulamacı pozitivist dogmacılığı değil yanlışlamacı eleştirel akılcılığı seçmiştir. Bkz.Yaltırak, C., 1997. Kemalizm’in Kuramsal Çerçevesi. Aydınlanma 1923, 17, 4-13.

iv Mustafa Kemal Atatürk’ün bu anlayışı, sadece Halk Fırkası’nın 9 ilkesinin yazılmasında değil daha sonra 1931, 1935, 1939 CHP tüzüklerinin girişinde "CHP’nin programına temel olan ana fikirler, Türk devriminin başlangıcından bugüne kadar yapılmış işlerle yalın olarak ortaya konmuştur" şeklinde ifade edilmiştir. Bunlar, 1935 ve 1939 tüzükleri giriş kısmında Kemalizm prensipleri olarak nitelendirilecektir.

__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 15:16   #4
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

v Aynı tarihte Tekin Alp, "Kemalizm" adlı eserini yayınlayacaktır. İki eser de Kemalizm’i açıklama çabasında ilk eserler olacaktır. Saffet Engin bu eserlerden 2 yıl sonra "Kemalizm İnkılâbının Prensipleri : Büyük Türk Medeniyetinin tarihi ve sosyolojik tetkikine methal" başlıklı iki ciltlik kitabını yayınlayacaktır.

vi 1 Kasım 1937 konuşması bu sayıda yayınlanmıştır. 8 Kasım 1937 Hükümet programı içinhttp://www.tbmm.gov.tr/ambar/HP9.htm adresindeki metin ile karşılaştırıldığında 8 Kasım metninin 1 Kasım metninin genişletilmiş hali olduğu kolayca anlaşılacaktır. Afet İnan bu programın Atatürk’ün denetimi ile hazırlandığını anılarında belirtecektir. Bkz İnan, A.,1984. Atatürk Hakkında Hatıralar ve belgeler, İş Bankası Yay. 4 Baskı, s 291-297

vii Bu Hükümet kararı belgesi yatırımların boyutunu anlatmak açısından Ek-1 olarak sunulmuştur.

viii Bazı araştırıcılar ikinci planı II. Dünya savaşı başlayacağı dolayısıyla İ. İnönü’nün zorunlu olarak iptal ettiğini öne sürer. Oysa II plan ikinci dünya savaşına hazır olma planıdır. M K.Atatürk savaşta güçlü olmayı güçlü ekonomiye bağlamış, İ. İnönü ise savata güçlü olmayı üretimi ve yatırımları kısıp hazinede tasarrufu başarmakta görmüştür.

ix II Plan’dan üçüncü program olarak söz edilmesinin nedeni I Sanayi Planı ardından Madenciliği geliştirme için yapılan Üç yıllık ara Madencilik planı ile II sanayi programı üçüncü bir plan olarak yazılmıştır. Ek-1 deki kararnamede açıkça bu II Sanayi Planı ile III programın aynı olduğu görülür.

x Bazı araştırıcılar ikinci planı II. Dünya savaşı başlayacağı dolayısıyla İ. İnönü’nün zorunlu olarak iptal ettiğini öne sürer. Oysa II plan ikinci dünya savaşına hazır olma planıdır. M. K. Atatürk savaşta güçlü olmayı güçlü ekonomiye bağlamış, İ. İnönü ise savaşta güçlü olmayı üretimi ve yatırımları kısıp hazinede tasarrufu başarmakta görmüştür.


KAYNAKLAR :

1. İğdemir,U.,1963. Sümerbank Dergisi, C 3. S.29 s 184.
2. İnsel, A.,2001. Kemalizm, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce C.2. İletişim Yayınları762, İstanbul. 687 sf
3. The New Encyclopedia Britannica, 1989, Turkey and Ancient Anatolia C.28 s 935.
4. Duru; O.2001, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları. İş Bankası Yayınları s 93-189.
5. Karaosmanoğlu, Y.K.,1930. İnkılap. İnkılap, 1 Eylül 1930
6. Karaosmanoğlu, Y.K.,1930. Hürriyet İsteriz. İnkılap 18 Eylül 1930
7. Karaosmanoğlu, Y.K.,1930. Türk Gençliği ve İnkılap. İnkılap, 24 Eylül 1930
8. Karaosmanoğlu, Y.K.,1930, Hürriyet İnkılapçının Malıdır. İnkılap, 24 Eylül 1930
9. Belge, B.A., 1930, Memleketin İstediği. İnkılap 25 Eylül 1930
10. Belge, B.A., 1930, Fırka İdeolojisi. İnkılap 28 Eylül 1930.
11. Sertel, Z.M., 1930. Serbest Fırka’nın Hataları, Son Posta, 23 Ekim 1930
12. Gülcan, Y.,2001. Cumhuriyet Halk Partisi (1923-1946) Alfa Yay., İstanbul. s.155-160
13. Karacan A.N. 1930. Rusya da Nasıl Komünizm İtalya’da Nasıl Faşizm varsa Bizde de Kemalizm olmalıdır. İnkılap, 2 Aralık 1930.
14 Karaosmanoğlu, Y.K.,1984. Zoraki Diplomat, 3. Baskı, İletişim Yay., İstanbul, s 45-46.
15 Tezel, Y.S.,1982. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950) Yurt Yay., s 250
16. Tunçay,M.,1981, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Y., Ankara, s 455-458.
17. Tör, V.N., 1973.Kemalizm’in Dramı, 2. Baskı, İstanbul, s 130-136.
18. Aydemir, Ş.S., 1966. Tek Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, s.502.
19. Aydemir, Ş.S., 1966. Age. s 501.
20. Karaosmanoğlu, Y.K.,1970. 10 Kasım. Milliyet, 13 Kasım 1970.
21. Atatürk, M.K. 1927. Nutuk (Söylev) Cilt II, 6.Baskı, TDK Yay., Ankara, s 525.
22. Peker, R. 1935. İnkılap Dersleri, Ulus Matbaası, Ankara, 108 s.
23. Peker, R. 1935. Age, s 34.
24. Soyak, H.R., 1974, Atatürk’ten Hatıralar, YKB Yay, İstanbul s 57-59.
25. CHP, 1935, Cumhuriyet Halk Partisi Programı, Ulus Basımevi Ankara,
26. Soyak, H.R., 1974, Atatürk’ten Hatıralar, YKB Yay, İstanbul s 491-492..
27. Özalp,K.,ve Özalp, T.,1992. Atatürk’ten Anılar , İş Bankası Yay, Ankara, s 63-64.
28. Uran, H., 1959. Hatıralarım. Ayyıldız Matbaası, Ankara, s 296-297.
29. Soyak, H.R., 1974, Age. s 492..
30. Yıldız, A., 2001, Recep Peker, Kemalizm, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce C.2 letişim Yayınları762, İstanbul. s 61.
31 Soyak, H.R., 1974, Age. s 492..
32. Yıldız, A., 2001, Age s 60
33. Şerefi, A., 1936. Kemâlizm : C.H.Partisi programının izahı İstanbul : Muallim Ahmet Halit Kitap Evi, 83s.
34. Demirer, A.2002. III Sanayi Planı, Türk Tarih Kurumu Konferans metni 18 Ocak 2002.
35. Kocatürk, U.,1988. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi ,TTK Basımevi Ankara, s.603
36. Özalp,K.,ve Özalp, T.,1992. Atatürk’ten Anılar, İş Bankası Yay, Ankara, s 59.
37. İnönü, İ., 1987. Hatıralar, 2 Kitap,Bilgi Yay. Ankara, s 317
38. İnönü, İ., 1987. Age, s 288.
39. Atay, F.R.1969. Çankaya, Doğan Kardeş Matbaası, İstanbul sf. 494.
40. Yavi,E. 2002, Batırılan Bir Ülke Nasıl Kurtarılır?. Yazıcı Yayınevi, s. 482
41. Yavi,E. Age, sf 496
42. İnönü, İ., 1987. Age, sf .317.
43. İnönü, İ., 1987. Age, sf .323.
44. Atatürk, M.K., 1937.Yeni hükümet programı demeci, Ayın Tarihi, Sayı 48, s 63
45. Kocatürk,U., 1988, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi TTK yay. Ankara, s 625.
46. İnan, A.,1984. Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, İş Bankası Yay. 4 Baskı, s 18-19.
47. Atatürk, M.K.,1938.Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Beşinci dönem dördüncü toplanma yılı açış nutku, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü yay. I Cilt, s 423-432.
48. Atatürk, M.K.,1938. Age, s 426
49. Atatürk, M.K.,1938. Age, s 427
50. Atatürk, M.K.,1938.Age, s 431.
51.http://www.tbmm.gov.tr/ambar/HP26.htm
52. İnönü, İ., 1987.Age, s 326.
53. İnönü, İ., 1987. Age, s 323
54. İnönü, İ., 1987. Age, s 326
55. Gülcan, Y.,2001. Cumhuriyet Halk Partisi (1923-1946) Alfa Yay., İstanbul. s.194
56. İnönü, İ., 1987. Age s 326.
57. Tezel, Y.S.,1982. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950) Yurt Yay., s 265
58.http://www.tbmm.gov.tr/ambar/HP26.htm
59.http://www.tbmm.gov.tr/ambar/HP11.htm
60. İnönü, İ., 1987. Age, s 326
61. Perinçek, D., 1999, Kemalist Devrim 3. Altıok s 109-129.
62. CHP Programı 1939, Ulus Matbaası
63. Engin, A., 1953, Atatürkçülük ve Moskofluk-Türklük Savaşları [Cilt: 3] (2. Baskı), 376s.
64. İnsel, A.,2001. Kemalizm, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce C.2. İletişim Yayınları762, İstanbul. 687 sf
65. Toker, M., 1970, 1944-50 Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet 4.3.1970.
66. Yaltırak,C.1997. Kemalizm’in Kuramsal Çerçevesi Aydınlanma 1923, S.17 s 4-13.
__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 15:17   #5
Mühendis
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
İletiler: 388
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

Çok uzun ama okunursa kısa bir tarih özeti ve olayları açıklayıcı bir metin.
__________________
Unutulmuş gariban öğrenci şimdiki yavuz mühendis (:

(öğrenciyken pek bir heyecanlıydı sanki)
Mühendis isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 20:39   #6
ogedai
Konuk
 
İletiler: n/a
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

Cuma, 11.16.2007, 06:34pm
KEMALİZM ÜZERİNE
Yalçın Küçük

Kapitalizm-Sosyalizm Savaşı mı? Kesin görünen, çok kısa bir zaman önce bazılarının ileri sürdükleri türden Kuzey-Güney veya çok yakın zamanda bazı Amerikalıların denedikleri gibi, "uygarlıklar arası" savaş olmadığıdır; belki tarihe damgasını vuran uzun bir Doğu-Batı Savaşı'dır. Yirminci yüzyılın ortasında, Mao'nun yönetiminde Çin Devrimi'nin bir Doğu yürüyüşü olduğundan ve bir süre için Batıyı işgal etmese bile Avrupa aydınlarını fethettiğinden kuşku duymuyo¬ruz. Buna karşılık, Lenin'in liderliğinde Rusya Devrimi daha tartışmalı görünüyor; Avrupalı Marx ve Engels'i esin kaynağı al¬masına karşılık, Batılılar hiç benimsemediler ve kötülemek istedik¬leri zaman da, "doğulu despotizmi" dediler. Buna da bakarak, bolşevizme karşı Batı'nın yürüttüğü Haçlı Seferi’ni, daha uzun bir Doğu-Batı Savaşı şemsiyesi attında düşünmek mümkün görünüyor. En azından böyle bir zihin denemesinde önemli sakınca görmüyorum.


Böyle bir deneme için bir neden daha var; yakın zamanlarda, Nato'nun ve Avrupa Birliği'nin, Avrupa'nın Doğusu'na, söz uygun¬sa, eski "sovyet" ülkelerine doğru genişleme kararını, Bulgaristan'ın bile hem Nato ve hem de Avrupa Birliği'ne girebilmek için bir heyecanlı bekleyiş içine girmesini, Batı'nın en tutucu yayınlarından birisi olan ve bu yanıyla Batı'nın vicdanı sayılabilecek The Economist Dergisi'nin, "Avrupalıların eline beş yüzyıldan beri geçen en iyi şans" olarak değerlendirmesini çok düşündürücü buluyorum.(1) Çünkü bu değerlendirmede, Osmanlılar'ın Belgrad'a kadar ege¬men olmasıyla, sovyet sosyalizminin Budapeşte'ye kadar ilerleme¬si arasında bir ayrım hissedilmiyor; beş yüzyıllık bir Doğu ilerle¬yişinin, Birinci Dünya Harbi ve Soğuk Savaş ile tasfiye edildiği an¬latılıyor. Şimdi, Batı'nın askeri ve ekonomik kuvvetleri, Doğu Avru¬pa'yı yeniden zaptetmek üzere Doğu'ya doğru yürüyüş halindedir; bunu anlatmak istiyor.


Avrupa'nın kara vicdanı olarak gördüğüm Economist'in bu değerlendirmesini fazla önemsemek eğiliminde değilim; benim kemalizm'i yeniden çözümleme çabalarım sırasında ve kemalizm'i anlamada geliştirdiğim yaklaşımın bazı unsurlarına paralel düştüğü için, değinmekte yarar buluyorum. Çünkü kemalizmde, insanlığın en uzun savaşı olan Doğu-Batı Savaşı'nın etkileri var.


Çok kısa bir özet yapma durumundayım; Hunların, Türk ya da Türkler'e akraba olmaları muhtemeldir, ancak tarih biliminin bu konu¬da net bir kanıtı olmadığı gibi, bundan sonra da bir netlik mümkün görünmüyor. Bu bilinemezlik bir yana, künyeleri meçhul Asyalı bu acımasız kavmin büyük sürüler haline Avrupa'nın ortasına kadar akınlar düzenlediği ve Atilla'nın liderliğindeki baskınlarıyla, Roma İmparatorluğu'nu, bütün kurumlarıyla birlikte yakıp kavurduğu kesin¬dir. Batıya Hun akınlarından sonra Avrupa'da artık kentli Greko-Romen uygarlığından söz etmek mümkün olamıyor; kentler köylere, yollar taş yığınlarına, insan beyni keçeye dönüşüyor ve biz buna, "Orta Çağ" diyoruz. Orta Çağ, insan belleğinin silinmesidir ve biz¬ler, insanlığın bu birinci ve pek kapsamlı bellek silme operasyonu¬nu, büyük ölçüde, Atilla ve Hun sürülerine borçluyuz.


Roma'nın, İstanbul'a ve uygarlığın Anadolu'ya sığınması işte bu zamandadır; Avrupa, o zamanlar, "Uzak Batı" denilen, Fransa'da toparlanmaya çalışırken, İspanya üzerinden gelen arap-islam baskısını duymaya başlıyor. Arap-islam akıncıları, İspanya ile yetin¬meyerek Fransa içlerine doğru kemirici savaşlarını sürdürüyorlar; sekizinci yüzyılın başında Frank Prensi Mantel tarafından durduru¬luyorlar ve bu durduruluş, Mantel'e, "Avrupa'nın Kurtarıcısı" unvanını kazandırıyor. Ancak tarih perspektifiyle bakıldığında, ra¬hatlamanın uzun sürmediğini görüyoruz; on birinci yüzyılın son¬larına doğru, Avrupa veya Roma, sığındığı, Küçük Asya'da, bu kez tarih sahnesine Selçuklu adıyla çıkmaya namzet, Türk akıncılarının baskısıyla karşılaşıyorlar, görkemli ve mağrur Roma İmparatoru'nun, Selçuk Prensi Alpaslan'ın atak okçularına esir düşmesinin Avrupa'da kıyamete yakın bir etki yarattığını, sonuçlarından çıkarabiliyoruz. Çünkü Alpaslan'ın Anadolu kapısını zorlamasından sadece yirmi beş yıl sonra, göğüslerine taktıkları haç nedeniyle "Haçlılar" olarak bilinen Avrupa'nın karşı akını başlıyor. Kuşkusuz, başka sosyal ve siyasal nedenlere de dayanan bu Haçlı Seferleri, pek çok tarihçiye göre iki yüzyıl sürüyor; ancak on dördüncü yüzyılın sonundaki Niğbolu'yu da gecikmiş bir "Haçlı Seferi" sayacak olursak, tam üç yüzyıldır. Böylece üç yüzyıllık, belli bir Doğu-Batı Savaşı'ndan söz edebiliyoruz. Böyle bir çatışmanın, Batı insanında, Doğu ile ilgili pek çok fikri sabite'ye ve hurafe'ye neden olabileceğini tahmin et¬mek hiç de zor sayılmamalıdır.

  Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 20:40   #7
ogedai
Konuk
 
İletiler: n/a
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

Haçlı Seferleri, Doğu'nun Batı'ya ilerleyişini durduramıyor; on beşinci yüzyıla geldiğimizde, İstanbul'u küçük bir ada olarak geride bırakan Doğulular, bu kez Osmanlı Türkleri olarak, çoktan Avru¬pa'ya yerleşmiş bulunuyorlar. Öyle görünüyor, bu ilerleyiş içinde, İstanbul'un fethini daha çok sembolik değerde ele almak durumun¬dayız; yürüyüşün durduğu yer, Viyana Kapısı'dır ve ikincisi, 1683 yılındadır, Osmanlı kuvvetleri açısından yüz kızartıcı bir bozgundur ve bunu izleyen 1699 tarihli Karlofça Barışı, Doğu için, yenilgi ve utanç döneminin başı olmaktadır. Bundan sonra sadece Osmanlı Türkleri için değil, bu arada komşu iran imparatorluğu için de, sürekli küçülme, sürekli aşağılanma ve bunun sonucunda, sürekli olarak güven kaybetme dönemi başlıyor. Artık Doğulu, en yiğiti dâhil, her zaman başının bir yanı bir yana eğik adamdır.


Kolonyalizm ve emperyalizm çağı mı; Doğu'da insanın insanlığından da çıkarılışı tarihidir.
Artık Doğulu, kendine güvenini yitirmiş bir canlı'dır.


Belki de en önde olan, insanlığından ve öz-güveninden en çok uzaklaşan'dır.


Avrupa'yı olduğu kadar kemalizmi anlamada bu kısa tarih anali¬zinin önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupa'yı anlamada, böyle bir çözümlemeyle olmasa da, bir başka yönden Doğu'nun baskın etkisine işaret edenler var; Filistin asıllı Amerikalı öğretim üyesi Edward Said, bunlardan birisidir ve Said, kolonyalist ve emperyalist zamanda Avrupa'nın davranışına bakarak, Doğu ya da "Orient" imajını, doğrudan doğruya Batı'nın yarattığını söyleyecek kadar ileri gidiyor. Said'e göre, tümüyle gerçeklerden kopuk olmasa bile, aslında "Doğu", Batı'nın kendisini görmek için çizdiği, bir tür ters bir ayna'dır. (2) Avrupa, hem ezildiği ve hem de ezdiği süreçlerin etki¬siyle, kendisini anlamak ve anlatmak için, Doğu imajında, bir "öteki" kimliğini yaratıyor.


Bu çözümleme, en azından benim için, Doğulu reformatörleri anlamada da, zengin ipuçları sağlıyor; yirminci yüzyılın başlarında, Çin'den başlayıp Bombay'dan geçerek Mısır'a kadar uzanan bir çizgide, bütün yenilikçilerde silinmez bir damga olarak, Avrupa karşısında bir eziklik ve kendi dünyasında bir güvensizlik sendromu görebiliyoruz. Osmanlı'nın son zamanında, Osmanlı şemsiyesi altında yaşayan Türk, Kürt, Arap ya da Ermeni bütün burjuva de¬mokratlarda bu hastalığı net bir biçimde teşhis edebiliyoruz; Jön-Türkler ve bunların kırımlardan arkaya kalan ikinci ya da üçüncü takımı olan Anadolu kurtuluşçularında ise bu hastalığı yüksek düzeyde saptamak mümkündür.


Yalnız, bu kadar değil; kemalizmi kuran kadrolar, bu hastalığa yakalanmış olmakla birlikte başka etkilere de sahiptir ve bu neden¬le tanınmaları daha karışık bir nitelik taşıyor. Kemalizmin kurucu kadrolarında, aşırı güvensizlikle aşırı güveni hep içice görüyoruz; bu öylesine baskın bir karakter çizgisi haline geliyor ki, bir yanıyla, "cihana bedel" edebiyatı ve diğer yanıyla, İstanbul'a her ayak basan Batılı film yıldızının ağzına, "erkeklerinizin ününü duydum" sözünü yapıştırabilmek için aşırı yaltaklanma örneğiyle de, bir güvensizlik-güven bulamacı olarak bugüne kadar kendisini sürdürebiliyor.


Jön-Türkler'in ve bunların üçüncü takımı olan kemalistlerin yir¬minci yüzyılın başında birden bire büyük bir güven hücumuyla karşılaşmalarında en önemli etki, 1904 yılında başlayan, Rus-Japon Savaşı ve bunun hızlı gelişimidir. Bu savaş ve savaşın he¬men başında, Rus donanmasının ve ordusunun bir yenilgiden diğerine koşması; Çin'de, İran'da ve Türkiye'de, belki yakın zaman¬da, Vietnam gerillalarının Amerikan ordularını yenmesinden çok daha büyük bir şaşkınlık ve sevinç yaratmıştır. Afrika yerlileri arasında bile dalgalanmalar yarattığı konusunda kayıtlar var, an¬cak, İran ve Türkiye'deki etki her türlü tahminin üstündedir; çünkü, tam iki yüzyıldır, bu iki onurlu görkemli imparatorluğu, Hemingway'ın balığına çeviren ve üstelik aşağılayan bu Rus İmparatorluğu'nu o za¬mana kadar adı duyulmamış ve üstelik hıristiyan olmayan bir kav¬min rezil etmesi, Türkler ve İraniler'de hem bir tür kendi zaferleri duygusunu yaratmış ve hem de Batı'nın yenilebileceği yolunda kıvılcımlar çakmasına yol açmıştır. Doğuluların çoğu, Japonya'nın Rusya'yı perişan etmesini, Doğu'nun Batıyı yenmesi olarak algılamışlardır. Doğu'lunun derininde de bir Doğu-Batı Savaşı duy¬gusu bulunduğu kesindir.


İran, Türk ve Çin burjuva devrimlerini, bu algılamaya ve ka¬zanılan güven duygusuna bağlama durumundayız; ancak bunun için başta Lenin'inki olmak üzere Sovyet çözümlemelerinde bir değişiklik yapma zorunluluğunu duyuyoruz. Lenin ve Lenin'e bağlı olarak Sovyet edebiyatı, adlarını kaydettiğim. Doğu'nun büyük burjuva - demokratik devrimlerini, 1905 Rusya burjuva devrimine bağlama eğilimde oldular; şimdi benim bu çözümlemem çerçevesinde, Rusya Devrimi'ni de, bir başlangıç değil, aynı etkinin sonuçlarından birisi saymak daha doğrudur, imparatorluk halkları, dış başarısızlıklara çok duyarlıdırlar; Japonya'nın Rus Çarlığı’nın onurunu kırmasıyla bir¬likte, ilk patlamanın Rusya'da olması ve bunun da, diğer ülkelerde ek yansımalar yapması, daha mantıklıdır. 1905 Rusya Şubat Devri¬mi'ni, Doğu kavimlerini sürekli zillete gark eden Rus Çarı'nın iki yıldan az bir zamanda ikinci kez yenilmesi olarak anlamak yerin¬dedir; böyle bir anlayıştan, İran, Türkiye ve Çin'deki devrimci demokratların ayaklanmalarının kavranmasına mesafe çok kısadır.

  Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 20:41   #8
ogedai
Konuk
 
İletiler: n/a
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

Bu kadar değil; kim ne derse desin, Türk bağımsızlık savaşının sonuçları, başta hep yenilen ordularda subaylık yaparak büyüyen üç orgeneral, Mustafa Kemal, İsmet ve Fevzi olmak üzere Kurtuluş'un yöneticileri için, belki de mucize'den öte bir sonuçtur. Unu¬tulmayacağını sanıyorum; mücadele, eline bir cetvel alıp haritaları küçük küçük devletlere bölen, özel yaşamında gerçekten alık Ameri¬kan Cumhurbaşkanı Wilson'dan "manda" dilenmesiyle başlamıştır ve pek çok kez belgeleriyle gösterdiğim gibi, Kemal Paşa dahil, manda koparmayı "kurtuluş" saymayan lider yoktur. Ancak beni da¬ha önce okumuş olanlardan özür dileyerek tekrarlıyorum; şimdi da¬ha açık olarak yazdığım bu eziklik ve güvensizlik sendromu içinde, yirminci yüzyılın başındaki ilericilerin manda istemeyi kurtuluş görmelerini anlayışla karşılayabiliyorum. Diğer taraftan, daha son¬raki sosyalist-devrimci kuşakların, bu mücadele sırasında, emekçi katmanların tasfiye edilmesinin ve daha sonra da, cumhuriye¬tin bir amerikancı sermaye diktatoryasına dönüşmesinin bilinci¬ne vardıklarında, kurtuluş mücadelesine yabancılaşmaları ve eleştirmeleri de, aynı ölçüde, anlaşılabilir bir durumdur, yalnız, bu mücadelenin ve kısa zamanda elde edilen basanların, yönetenlerde, büyük bir güven seli yaratması da, sosyo-psikolojik açıdan, kaçınılmazdır.


Kurtuluş mücadelesinin, kısa sayılacak bir zaman aralığında ve parmakla sayılı cephe savaşlarından sonra, beklenenden çok da¬ha geniş bir coğrafyada siyasal otoritesini kurmasında, Kemal Paşa'nın vesvesenin sınırında aşırı temkinli önderliği kadar, empe¬ryalistlere, egemenlik alanına, bolşevik virüsünü ve Sovyetlere de, emperyalist asker ve üsleri sokmayacağı yollu güvence vermeyi bir politika bilmesinin de rolü büyüktür. Bu politika, kemalist dene¬melere, Sovyet yazınında cömertçe ve Batı dışişleri bakanlıklarında ise yeterli ölçüde övgü kazandırmıştır; böylece, kemalizmin kendi¬sini, olduğundan daha fazla önemsemesinin kapıları açılmış ol¬maktadır.


Böylece, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının psikolojisi için önemli bir anahtar elde ettiğimizi düşünüyorum; büyük bir güvensizlik uçurumunun üstüne atılmış güven köprülerinden iba¬rettir. Bu psikoloji, bütün kemalist program ve düzenlemelere yansıyor; hepsinde güven, itici güvensizlik hapının üzerindeki ince şokola tabakasıdır. Yalnız bu olgu psikolojik düzlemden eylem programına geçerken, bu geçişin gerektirdiği transformasyonu da gösteriyor; psikolojik düzlemde güvensizlik olan, eylem prog¬ramında tereddüttür. Kemalizmin her programı başlı başına bir tereddüt'tür; bu, yamalı ve kararsız olma anlamına da geliyor.


Kemalizmin zaman zaman kendisini, Batı ile Doğu arasında bir köprü olarak sunmak istemesi ve köprü olmaya pek büyük değerler yüklemesi de, bu çözümleme ile tutarlıdır. Çünkü eğer köprü'yü "kişiliksiz bir yol" olarak tanımlamayacaksak, peki nasıl tanımlarız; köprü, her zaman tereddüt ve yönsüzlük telkin ediyor. Sadece kemalist Türkler değil, komşu rızaist İraniler de köprü olma iddasındadır; bu iddaların hepsinde Batı karşısında derin ezikliğin etkilerini görmek durumundayız.


Peki bu anahtar, gerçekten önemli mi ve benim sandığım kadar bir açıcı güce sahip mi, şimdi kemalizmin en zorlu ve en tartışmalı iki alanını ele alarak bu soruyu tartışmak istiyorum. Bu alanlardan birisi, bekleneceği gibi, laisizim alanıdır; burada sorulması gereken soru da, kemalizmin laik bir programı olup olmadığı ve varsa, ne ölçüde laik olduğudur. Bir cevap ararken, pratikten çıkarılabilecek iki argümana hemen işaret edebilecek durumdayım; Cumhuriyet Türkiyesi'nde yönetenlerin iki kez büyük bir laisizm kaygısına kapıldıklarını ve bunu önemli politik manevralara çevirebildiklerini görüyoruz. Bunlardan birisi, 1925 ve ikincisi, 1996 yılından sonradır; ancak aradan altmış yıl geçmesine karşın, Türk yönetenlerinin bu iki laisizm gerginliğinin aslında tek nedenli olduğunu saptayabilecek du¬rumdayız. Birincisi, nakşibendi Şeyh Sait'in Kürt ayaklanmasından ve diğeri nakşibendi Necmettin Hoca'nın iktidarın tamamını istediği konusunda ciddi işaretler vermesinden sonradır; her ikisinde de re¬jim, camilerde ve tarikatlarda büyüyen bir tehditle karşılaştığı değerlendirmesini yapıyor. Her ikisinde de, amacını, laisizmden da¬ha çok, kendisini tehdit eden bu iktidar odaklarını kontrol altına al¬makla sınırlandırıyor. Kemalizmin, bu iki büyük laisizm kaygısında da, insan aklını özgürleşme anlamında bir laisizm programından çok, kontrolden çıkan tarikatları eski politik sisteme bağlayabilmek için, okullara ve camilere hakim olma kaygısı esas'tır.


Çok açık olarak söylenebilecek şudur; Türkiye'de henüz, laisizmin, politik değil bir felsefi program olduğu düşüncesi, hiçbir zaman, yönetenlerin aklına doğmamıştır. Türkiye solunun çok büyük bir bölümü de, laisizmin, aklın özgürce hareket etmesinin önündeki en¬gelleri kaldırma programı olduğunu görmekten uzaktır; "tarikatlara özgürlük" istemenin, aklı örümcek ağıyla işlemez hale getirmek de¬mek olduğunu anlayamayan "solcu" çoktur. Bunlar, ister islamik ister katolik ya da musevi olsun, aşırı dinselliğin insanlığı bir yeni Orta Çağ'a çekmek olduğunu ve benim çok önce "Quo Vadimus" (3) çalışmamla haber verdiğim gibi insanlığın bir yeni Orta Çağ'a girdiğini farkedemeyen Orta Çağ yaratıklarıdır; bu incelemeyi yazdığım bu haftada, Pa¬ris'in, dünyanın her yanından, en gerici papa ile dünya katolik gününü kutlamak için gelen, bu dünyanın en yobaz adamını, "Jean Paul, nous vous aimons" çjğlıklanna boğan, dört yüz bin "genç" Orta Çağlı ta¬rafından zaptedilmesi bile bunlar için uyarıcı olamamaktadır. İnsan aklını, uzun yolda taş yemiş bir otombil camına benzetmede, isevi, musevi ve muhammedi yobazlar arasında bir ayrım yapılamayacağını, henüz "aydın" sözcüğünün anlamını bilmeyen Türkiye'nin ezik solcularına anlatmak pek zordur; ancak, bunlan solcu ve aydın saymamak, en doğru ve en kestirme yofdur.

Bunları kaydediyorum, bununla birikte önemsemiyorum; çünkü, be¬nim, Türkiye'de laisizm programının, cumhuriyet tarihinin herhangi bir kesitinde ciddiyetle uygulandığından ciddi ölçüde kuşku duymam için başka nedenlerim var. Bunlardan birisi, bizim kendimizi laik say¬mamız ve buna karşı pek çok komşu Arap ülkesini ise laik sayma¬mamızla ilgilidir; acaba haklı mıyız, bunu sormamız için haklı ge¬rekçeler bulabiliyoruz. Bir: Butros Gali artık biliniyor ve Mısırlı'dır, hıristiyandır ve son olarak Birleşmiş Milletler genel sekreterliği yapmıştır. Fakat Butros Gali, bundan önce de, Mısır'da bakanlık yapmıştır ve babası veya dedesi ise başbakanlık görevinde bulun¬muştur. Bütün bunlar, bu sözde "laik olmayan" Mısır'da gerçekleşiyor; peki cumhuriyet tarihinde, bir hıristiyanın bakanlık yaptığı Türkiye'de görülmüş müdür? İki: Baas, Suriye ve Irak'ta iktidardadır ve Baas'ın önde gelen kurucusu hıristiyan Mişel Eflak’tır. Kurucusu hıristiyan olan bir partiyi cumhuriyet Türkiyesi'nde iktidarda düşünmenin im¬kanı var mıdır? Üç: Şu anda bile Saddam'ın yardımcılarından birisi hıristiyandır ve Suriye ordusunda ermeni subay ve er pek çoktur. Bunları, Türkiye'de düşünmek mümkün müdür? Bir yabancının ölüsü bulunduğunda hemen erkeklik organını inceleyerek sünnetine bakmayı usûl haline getiren ülke bizimki değil mi? Bizim, isimlerini saydığım Arap ülkelerinden daha laik olduğumuz konusunda, kendi¬mizi, ikna etmemiz zorunluluğu ortaya çıkıyor.

  Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 20:43   #9
ogedai
Konuk
 
İletiler: n/a
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

Diğer taraftan, cumhuriyetin ve kemalizmin laisizmini tartışırken beni en çok meşgul eden konulardan birisi, Maraş, Antep ve Urfa'nın durumudur. Bu üç ilimizi, cumhuriyet tartışmaları nedeniyle, sık sık andığım ve ön plana çıkardığım, okuyucularım tarafından bili¬niyor; yine okuyucularımdan özür dileyerek bu üç ilimizin tartışmalara getirdiği yeni boyutları özetlemek istiyorum.

Bir: Daha Kemal Paşa, kurtuluş mücadelesinde, aktif rol almadan buralarda bir halk dire¬nişi ve savaşı yaşanıyor,

iki: Bu üç ilimizin, kurtuluş mücadelesine katkıları, Kemal Paşa sonrası yıllarda kabul ediliyor ve bunlara, "kahraman", "gazi" ve "şanlı" unvanları veriliyor; bu da biliniyor.

Üç: Aynı ölçüde bilinmeyen veya pek az bilinen, benim ısrarla vurgu¬ladığım bir nokta ise, kurtuluş mücadelesine kadar bu üç ilimizin önemli ölçüde ermeni yurdu olduğudur. Halk mücadelesinde, er¬meni zenginlerinin mallarına el koyma hırsı ve ermenilerin, Fransız üniformasıyla ortaya çıkmalarının rolü ayrıca önemlidir. Bütün bun¬lar hatırlatmalardır ve bir hatırlatma daha ekleyebiliyorum.

Dört: Ancak başta Maraş, sonra Urfa, artan ölçüde Antep, şimdi Türkiye gericiliğinin tahkim edilmiş kaleleri durumundadırlar; bu üç il, şeriat ve şer tarlaları durumundadırlar. Daha da önemlisi, buraların, şeriat kuvvetlerine teslimi, hem Refah'tan önce başlıyor ve hem de hükümetleri aşıyor; bir tür, cumhuriyetin "devlet politikası" niteliği taşıyor.

Daha açık söyleyebilirim miyim? "Kemalist" cumhuriyet, başlangıcında Türk unsurlar eksikli olan bu illeri, kemalistleştirmeyi değil, yobazlaştırmayı tercih etmiştir ve bunu, partiler üstü ve hükümetler dışı bir politika bilmiştir. Bu saptamam doğru mudur; eğer doğruysa kemalizm açısından son derece ciddi uzantılara sahip olduğu kesindir. Ben doğru olduğunu sanıyorum ve bunu kemalizmin aşırı güvensizliği olarak yorumluyorum; kema¬lizm, korumak durumunda olduğu hiçbir yer veya kurumu, kemalizme bırakamıyor. Demek oluyor, kemalizm, kendisine aşırı güvensiz ve tereddütlerle dolu bir program'dır.

Şimdi asıl daha önemli bir noktaya geliyorum; kemalizmin çok eleştirilen "güneş dil teorisi" ve "tarih savı" denemelerini, yeni bir ışıkla yeniden değerlendirmek istiyorum. Bazılarına göre büyük "günah" sayılan bu kemalist arayışları ele alırken kendi tutumumu net olarak ortaya koymayı yararlı görüyorum; bir kez ben bu tür arayışları çok "büyük günah" sayma eğiliminde hiç olmadım. Bu¬nun iki örneğini hemen kaydedebilecek durumdayım; Batı gerici¬liği, otuzlu yıllarda, Sovyet genetikçi Trofim Denisoviç Lysenko'nun, genetik determinizmin dışına çıkma denemelerini, daha sonraki yıllarda sosyalizm adına büyük bir "günah keçisi" haline getirmişti, hatırlandığını sanıyorum, ben bu tür arayışlara sempatiy¬le bakıyorum ve bilimsel bir iradeciliği, nerede görürsem, sevgiyle yazıyorum. Beş yıllık planları başarıyla uygulamış, güven ka¬zanmış, Sovyet insanının toplumsal gücün sınırlarını araştırması olarak sayıyorum. Aynı biçimde, Kürtlüğün Rönesansı'nda dostu¬muz Cemşid Bender’in, tarihin bütün ayrıntılarını Kürtlüğe indirgeme yolundaki aşırı ancak sevimli çıkışlarını da sempatiyle karşılıyorum; denemedir ve yer yer çubuğun tersine bükülmesinde haklı akıl vardır. İşte böyle bir zihinsel serüvenci çizgimle ve yakınımızda Kürt Cephesi'nde daha ölçü dışı çıkışların yapıldığı bir zamanda,. kemalizmde bulunan bu iki aşırılığı, çok daha kısa ve çok daha bilimsel olarak, ayrıca mümkün olan en yüksek soğukkanlılıkla, ele almanın zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu, bir anlamda, kemalizmin dostuyla da düşmanıyla da, bilimsel bir hesaplaşmadır.

Kısa ömürlü kemalist dil savı, aslında son derece basittir ve bütün dillerin kaynağında Türkçe'nin olduğu iddiasından ibarettir. Kemalist yazında bu sav, sadece bir iddia olarak kalmıştır ve kanıt olarak da bazı yabancı dilbilimcilerin, önemli ölçüde değiştirilmiş saptamaları ile yetinilmiştir. Otuzlu yılların başında alevlenmiş bu dil savı, çok kısa bir zamanda, doğal bir ölüme terkedilmiştir; kemalistler de savunmayı bırakmışlar, sözü edildiğinde gülümsemekle yetinmişler ve karşıtları ise sürekli olarak, kemalist dil savını bir aşırılık olarak kemalizmin başına kakmışlardır. Özet, budur ve şimdi ben bunu tartışmaya açıyorum.

Şu soru sorulabilir; kemalist dil savı gerçekten bir bilim dışı aşırılık mıdır ve gerçekle hiç bağı yok mu ve de varsa nerede gerçeklikten kopuyor? Bu soruya verebileceğim cevap, kemalist dil savının gerçekle bağı olduğu ve bazı marangozluk işlemlerinden sonra, önemli ölçüde savunabileceğidir.

Bu paradoksun çözümü, Boğazköy Kazıları'nda ve insanlığın hitit denilen etice'yi keşfindedir; burada en önemli nokta, insanlığın, Tevrat'ta "Hatti" olarak geçen ve bizim "Eti" olarak dilimize aldığımız, bu büyük imparatorluğun keşfinin Osmanlı'nın son utanç dönemi ile Cumhuriyefin kuruluş yıllarına rastlamasıdır. Daha net olarak söylenebilecek olan şudur; Alman Doğu Derneği'nin Osmanlı Yönetimi'nden Boğazköy'de kazı imtiyazı aldığı 1906 yılından (4), bütün tabletlerin okunduğu ve "Hatti" bilmecesinin çözüldüğü, 1933 yılına kadar, bilim dünyasından çıkan gazete okuyucusu in¬sana kadar büyük bir heyecan dalgasının yayıldığını biliyoruz. İnsanlık, o zamana kadar, Dicle ve Fırat'ın yaptığı Mezopotamya ve Nil Deltası'nın dışında bir başka uygarlık beşiği bilmiyordu ve şimdi yine iki nehir arasında, Anadolu'nun rüzgarlı ve verimli vadi¬lerinde, yepyeni bir uygarlık bulunuyordu; bu bulgu hala heyecan vericidir, ancak her keşfin ilk heyacanı mutlaka abartılıdır. Uygarlık ayn, bir büyük keşif de, eti halkının hem aynı zamanda pek çok dili kullandıkları, sonradan buraya gelen hitit dilinin ise kesin hint-avrupa ailesinden olduğudur; eğer hint-avrupa ise, bütün dillerin anası olma¬sa bile, bütün avrupa dilleriyle aynı aileden olduğu kesindir. Anadolu kurtuluşçuları, yazgılarını henüz bilmezken, gençliklerinde, büyük bir zillet içinde büyürken, Anadolu'da büyük bir uygarlık, dil biliminde "ana" olmadığı için, bütün dillerin anası olmasa bile, Avrupa'nın bütün dillerinin indirgenebileceği bir dilin haberlerini alıyorlardı ve yirmili yıllarda, Anadolu'nun yeni egemenleri oldukları zaman da, düğümün çözüldüğünü görüyorlardı.

  Alıntı ile Cevapla
Eski 03-23-2008, 20:44   #10
ogedai
Konuk
 
İletiler: n/a
Varsayılan Ynt: Kemalizm Nedir? Ne değildir?

Anadolu'nun eti toprağı olduğu ve bugünkü Avrupalılarla aynı aileden gelen bir dilin konuşulduğunun keşfedilmesinin, hep yenik, ezik, Türklükleri az gelişmiş veya hiç gelişmemiş, beklentileri aşan bir kurtuluş mücadelesinden geçen, kurucu kadrolar üzerindeki ra¬hatlatıcı etkisini tahmin etmek zor olmamalıdır; Malatya'nın adının Milid, Maraş'ın adının Marqasi, Adana'nın adının Adana olarak hitit'den geldiğini, "adanalı" olarak eti toprağında adanawanai den¬diğini bilmek, bir tür yeni bir dünyaya açılımdır. Bu açılımın bir boyu¬tunu anlatabilmek için, sanskritçe ile Avrupa dilleri arasında para¬lellikler bulunmasının, Fransız ve Alman bilimi üzerindeki zıt etkisini hatırlatmak durumundayım; karşılaştırmalı lengüistik, Fransa'da hiç gelişmezken Almanya bunun merkezi olabilmiştir. Anlaşılabilir bir nedeni var; Fransızlar dilleriyle övünüyor ve bütün dilleri küçümsüyordu, halbuki sanskritçe ile akrabalığın bulunması, Almanca'nın da Fransızca ile aynı aileden geldiğini gösteriyordu ve Almancayı da, Fransızca ile aynı başlangıç merdivenine oturtarak, bir aşağılık kompleksinden kurtarıyordu. Bu benzetmenin ışığında, Eti uygarlığının keşfinin ise, Anadolu kurtuluşçuları için bir başka "kurtuluş" olduğunu görebiliyoruz; Yunani'ler karşısında, Anadolu, önce bir eşitlik ve hatta tarih açısından bir öncelik kazanıyordu, uy¬garlık ve dil merkezi, Atina'dan Anadolu'nun ortasına kayıyordu. Sarılmanın bir nedenini de burada aramalıyız.


Şimdi, "güneş dil savı" denemelerinde yanlış ile doğru'yu birbi¬rinden ayıracak durumdayız; eğer bu denemede, 'Türk" sözcüğünü çıkarıp yerine "Anadolu" sözcüğünü koyacak olursak, vulger an¬latımdaki bazı aşırılıklar bir yana, özünde bir yanlışlık göremiyoruz. Eğer "Türk" olmaktan hiçbir eziklik duymadan, "ben Anadoluluyum" diyebiliyorsak, "anadolu" sözcüğünün de ufukta ilk beliren ve bu nedenle güneşin doğuşu anlamında elence olduğunu unutmama koşuluyla, bu dil denemesinin son derece masum olduğu sonucu¬na varabiliyoruz.


Kemalist tarih savı'na geliyorum, ancak, benim burada asıl üzerinde durduğum, çözümleme açısından önemli olan, savların kendisinden daha çok, ilk kurtuluşçu kadroların 'Türklük" ile "Anadoluluk" arasında bir tereddüt yaşadıklarını gösterebilmektir. Bu nedenle diğer araştırıcıları, yirmili yılların sonları ve otuzlu yıllardaki entellektüel hareketimizi bir de bu tereddüt açısından incelemeye davet ediyorum; benim sahip olduğum, ipuçları, yönetici aydın kad¬rolar arasında bir "anadolucu grubu" olduğu yönündedir.


Kemalizmin tarih deneme ve aşırılıklarına gelince, burada işimiz daha kolay görünüyor ve bu kolaylığın hatırı için, benim, zaman zaman "Mr. Sümer" olarak da bilinen, yahudi kökenli, Ukrayna doğumlu, Amerikalı bilim adamı Samual Noah Kramer'i hatırlatmam gereklidir. Profesör Kramer, sumerolojide kurucu bilim adamlardan birisi olmasa bile, başta İstanbul müzelerinde saklanan çivi yazılarını yıllar yılı okuyarak, bu büyük Anadolu-Mezopotamya uygarlığı hakkında çok açıklayıcı çalışmalar yapan son derece mütevazi bir bilim adamıdır; 'Tarih Sümer'de Başlar", Profesör Kramer'in kitabının adıdır ve yakın zamanlarda, Muazzez İlmiye Çığ tarafından çok tatlı bir Türkçe ile dilimize kazandırılan bu çalışma benim Macar Ligeti'nin "Bilinmeyen İç Asya" kitabı gibi okumaya doyamadığım kitaplardan birisidir. (5) Burada işaret edilmesi gere¬ken bir nokta, "tarih Sümer'de başlar" sözünün, Kramer ile beraber çivi yazısı okumuş çevirmen Muazzez ilmiye Hanım'a değil, ya¬zarına ait olduğudur; İngilizcesi, "History Begins at Sümer" olan bu kitap, Fransızca'ya aynı anlamda, "l'Histoire commence a Sümer" olarak çevrilmiştir. Demek, tarihin Sümer'lerde başladığı, Türkler ta¬rafından uydurulmuş bir söz olmaktan uzaktır; bunu, bilim dünyasının bir icadı saymak durumundayız.


Eklenecek iki nokta kalıyor, birincisi saptama ve ikincisi soru'dur. Birinci nokta şudur; sumer araştırmacıları, Batılılar tarafından yapılan bir Osmanlı alan çalışmasıdır, ilk kazıların ve buluntuların, o zaman¬lar Osmanlı toprağı olan Suriye ve Irakla yapıldığını biliyoruz. Daha çok on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlıyor ve bulgular, Os¬manlı'nın yıkılışına doğru açılıyor ve heyacan kazanıyor. Osmanlı'nın son ve Cumhuriyetin ilk aydın kuşağından meraklı olanların, "Gılgamış" Destanı'nı da içine alan bu uygarlığın açılımından haberdar olduklarını düşünmek durumundayız.


Soru da bir bilimsel saptamaya dayanıyor, bütün sumerologlar, bu büyük uygarlık kurucularının, Mezopotamya'ya dışardan geldik¬lerini kabul etmekle birlikte, nereden geldiklerini bilemiyorlar; dolayısıyla hangi kavimden oldukları da bir soru'dur. (6) Bu soruya bir zamanlar verilen ve sonradan terkedilen cevaplardan birisi, konu¬nun ilk araştırıcılarından Sir H.C. Rawlison'a aittir; Rawlison, uzun yüzlü ve uzun sakallı sumerlerin Asya'dan gelmiş, Türk kavminden insanlar olabileceğini ileri sürüyordu. Rawlison, buna kanıt olarak, sumer dilinin bitişimli dillerden olduğunu saptıyor ve Türkçe'nin bu yapıda dillerin en gelişmiş bir örneği olmasına dayanıyordu.


Türkçe'nin bitişimli dillerden ve bu dil türünün belki de en mükemmel örneği olduğundan dilbilimciler hiç kuşku duymuyor¬lar; (7) böyle dilleri, diğerlerinden ayırt etmek ise çok kolaydır. Şöyle gösterebilirim, "yemek", İngilizce "eat" ve Fransızca "manger" sözcükleriyle ifade ediliyor; "yedirmek" ise, İngilizce'de "make eat" ve Fransızca'da "faire manger" olarak anlatılabiliyor, an¬cak bunun yerine, Türkçe'de olduğu gibi, sözcüğün içine "-dir" morfem'i bitiştirerek yeni bir anlam elde etmek, bu tür dillerin özelliğidir. İngilizce'de zor olan, Fransızca'da ancak "faire faire manger" olarak söylenebilecek bir anlam, Türkçe'de "ye-dir-t-mek" örneğinde olduğu gibi bir "-t" morfemi ile sağlanıyor. Sumerce'nin de bitişimli bir yapıya sahip olması, bundan yüz elli yıl kadar öncesinden başlayarak, bu büyük uygarlığın sahiplerinin Türk olabileceği savlarının ortaya atılmasına yol açabiliyordu.


Zayıf bir iddiadır; çünkü, artık diller ile kavimler ve uluslar arasında birebir ilişki kurma, aksine pek çok örnek nedeniyle, ol¬dukça çürümüştür. Bir Alman kavmi olan Franklar, bugünkü Fran¬sa'ya gelip isimlerini vermeden önce konuşulan selt'çenin, Latince kelfçe, Büyük Britanya'da Galler'de de konuşulmasına, Wales de¬niyor, Osmanlı'daki Wlah'ların, biz "Eflak" olarak biliyoruz, aynı dili konuşmalarına ve hatta Ankara adının, bu dilden "ankr", demir at¬ma anlamından geldiğini ileri sürülmesine karşın, Ankara'nın İran dillerinde "angur", üzüm, sözcüğünden gelmesi de mümkündür, bunların hangi milletten olduğunu ve aynı olup olmadığını bilemiyo¬ruz. Bu ayrı, Türkçe'deki kadar mükemmel olmasa bile bitişimli dil¬ler çoktur ve Amerika'daki kızılderili dillerin bir bölümü de bu türdendir. Bugün ise, Sümer'lerin Türklerden geldiği yollu bir ciddi iddia yoktur; bu geride kalmıştır. İddia terk edildiği zamanda bile, Türk tarih tezinin dayanağı yapılması, kuşkusuz, ayıplanacak bir durumdur.

  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Tarz

Yetkileriniz
Konu Açmaya Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Fikirmeydanı Kuralları
Hızlı Erisim


24 Saatlik Zaman Dilimi +2. Şuan Saat: 04:43.


vBulletin® Sürüm 3.8.4
Telif ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd. Türkçü Toplumcu Ağalanı'nın tüm hakları Türk Milleti'ne aittir. Kaynak göstererek alıntı yapmak serbesttir.
Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56