Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı  

Geri git   Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı > Toplumu Bilinçlendirme Çabaları > Edebiyat(Şiir bilen Öyküler)

Cevapla
 
Seçenekler Tarz
Eski 06-22-2008, 19:34   #1
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS

Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Kel oğlum,keleş oğlum" diye severmiş.
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.

Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...
Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.

Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.

Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...
Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.

Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.

"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.

Keloğlan'ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.

Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan'ın" demeye başlamış.

Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.

Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:

- Üzülme yavrum, demiş. Hay'dan gelen Hû'ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."

Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş. O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 06-22-2008, 19:39   #2
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Keloğlan ile Nasreddin Hoca




Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam:

“ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:

“ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

“ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş,
“ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “
“ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “

Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.

Nasreddin Hoca: “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar.

Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 06-22-2008, 22:46   #3
ASLIM
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
İletiler: 429
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Okudukça bu güzellikleri, "Hayat masal olsa... " diyesi geliyor insanın... Teşekkürler Kobali Hocam...
__________________
"Bağımsızlık benim karakterimdir!..."
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
ASLIM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 06-23-2008, 11:06   #4
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

İnşallah çocuklara yönelik bir çalışmamız olursa hazırlık olsun diye.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 06-23-2008, 16:50   #5
ASLIM
Türkçü Toplumcu
 
Üyelik tarihi: Mar 2008
İletiler: 429
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Hayır Kobali Hocam; biz yetişkinlerin de bu masallardaki güzelliklere ihtiyacımız var; hele benim gibi, büyüklerin dünyasını hiç sevmeyenlerin...: Çocuklar için ya da değil; siz lütfen aktarımlarınızı kesmeyin...

Teşekkürler.. Saygılar...
__________________
"Bağımsızlık benim karakterimdir!..."
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
ASLIM isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 06-27-2008, 23:47   #6
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN ZENGİNLER ÜLKESİNDE

Zaman zaman içinde, zaman saman içinde, saman duman içinde, yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan çok çalışkanmış. Çok çalışır, çok kazanırım umuduyla köyünden ayrılmış, şehre çalışmaya gitmiş. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalamış, fakat Keloğlan istediğini bir türlü elde edememiş. Şehirde iş varmış var olmasına da bulduğu işler sürekli olmazmış. Beş gün çalışır, üç gün boş gezer, bir hafta çalışır, on gün boş gezer iş ararmış. Çalıştığı günler biraz para arttırırmış, boş gezdiği günlerde bu para ile geçinirmiş. Sonuçta sıfıra elde var sıfır. Ne uzar ne kısalırmış. İstermiş ki, devamlı çalışacağı bir işi olsun, para biriktirsin. Şöyle kocaman bahçeli bir evi olsun. Evin içine yeni eşyalar alsın, giyinsin, kuşansın. Bayram günlerinde bile hep aynı elbiseyi giymek zorunda kalmasın.

Ülkesinde hangi şehre gitse bu durumun değişmeyeceğini düşünmüş. Çocukluğundan beri bolluk ve refah ülkesi diye adını sıkça duyduğu Zenginler Ülkesi’ne gitmek üzere yollara düşmüş. Günlerce, haftalarca yol yürümüş. Sonunda Zenginler Ülkesi’ne varmış. Uğradığı ilk köyün girişinde evinin kapısı önüne kurduğu çardak altında oturan bir adama rastlamış. Keloğlan adama uzun yoldan geldiğini, çalışmak istediğini, iş aradığını söylemiş. Adam, Keloğlan’a dik dik bakmış ve sinirli bir şekilde sormuş: “ İş bulup da ne yapacaksın? “
Keloğlan: “ Çalışıp para kazanırım “ demiş.
Adam otururken birden dizlerinin üzerinde doğruluvermiş. Öncekinden daha da sinirli bir şekilde: “ Parayı ne yapacaksın? “ diye sormuş. Adamın son sözüne Keloğlan çok bozulmuş. Şöyle bir yutkunmuş. O anda aklına geleni söylese kavgaya neden olacağını düşünüp vazgeçmiş. Sakin bir şekilde: “ Kazandığım para ile temiz elbiseler alırım. Bağ-bahçe alırım. Ev alırım. Yeni eşyalar alırım. Mal sahibi olurum. Parayla başka ne yapılır ki? “ demiş.

Keloğlan’ın cevabına adam kahkahalarla gülmüş. “ Sen çok yaşa emi Keloğlan “ demiş. “ Yıllar var ki,ne ağladım ne güldüm. Sen beni güldürdün, ben de seni güldüreyim. Bak Keloğlan, bizim ülkeye Zenginler Ülkesi derler. Bu ülkede para kullanılmaz. Zaten her ihtiyacın karşılanır.

Burada her şey pek boldur
Dere akar paldır küldür
Elma, armut daldan düşer
Çardak altında uyunur.

Giysilerim temiz urba
Dert ve keder yoktur burada
Ekmek, yemek bedavadır
İşte lokantamız şurada.

Karşıdaki evde oturan komşu şehre taşındı. Orada sen otur istersen. Satın alma yok, kira yok. Her ay yeni elbise, ayakkabı dağıtılıyor. Günde üç öğün köy lokantasında bedava yemek veriliyor. Bahçede meyve ağaçları, ceviz ağaçları pek boldur. Ye, iç, yat, keyfine bak. “

Keloğlan o gün eve yerleşmiş. Durup dururken ev-bark sahibi oluvermiş. Adamın çardağının karşısına kendi de bir çardak kurmuş. Akşama kadar yan gelmiş yatmış. Akşam yemeğine komşusuyla beraber gitmişler. Sofrada yok yokmuş. Etli yemekler, kavurmalar, tatlılar, pilavlar, hoşaflar çeşit çeşitmiş. Keloğlan şimdiye kadar böyle bir sofra görmemiş. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemiş, içmiş. Sofra başında baygınlıklar, fenalıklar geçirmiş. Keloğlan’ı zorla sofradan uzaklaştırmışlar. Evine getirip yatağına yatırmışlar. Keloğlan o gece sabaha kadar uyumuş. Sabah kahvaltısına yine komşusuyla beraber gitmişler. Ballı-börekli, pastalı-çörekli kahvaltı yapmışlar. Sonra evlerine gelip çardak altında oturmuşlar. Öğlen oldu haydi yemeğe, akşam oldu haydi yemeğe, sonra yatıp uyumaya, bu böyle tekdüze şekilde aylarca sürmüş. Keloğlan gün geçtikçe kilo almış, şişman bir oğlan olmuş. Keloğlan adı unutulmuş. Köydekiler kendisini Şişmanoğlan diye çağırmaya başlamışlar.

Bir gece evinde uyurken rüya içinde rüya görmüş. Her çeşit yiyecek ve içeceğin bulunduğu büyük bir sofrada kendisini yemek yerken görüyormuş. Yemiş içmiş, yemiş içmiş, içtikçe şişmiş, şiştikçe şişmiş, sonunda boom diye patlamış ve yerlere yayılmış. Bu durumu acıma duygusu ile seyreden Keloğlan’mış. Şişmanoğlan’a doğru çok sert bir hareketle hızla dönmüş. Kaşlarını çatmış:

“ İşte gördün Şişmanoğlan. Rüya içinde gördüğün rüya bitti. Şimdi ben senin asıl rüyanım. Böyle bol bol yiyip bel bel bakınmaya, yan gelip yatmaya devam edersen sonunun ne olacağını anladın. Eskiden sen de benim gibiydin, Keloğlan’dın. Kuvvetliydin, çeviktin, çalışkandın. Ya şimdi şu haline bak. Parmağını bile kıpırdatmak sana zor geliyor. Sorarım sana aylardır bu Zenginler Ülkesi’ndesin. Ne kazandın sanki? Dur, hiç boşuna düşünüp de yorulma. Cevabını söyleyeyim: Hiçbir şey kazanmadın, ayrıca sağlığını kaybettin. Bana bak Şişmanoğlan. Benim canımı sıkma. Ya eski günlere geri dönersin, ya da her gece rüyalarına girer, bu sopayla seni döverim “demiş, sopayı kaldırmış ve Şişmanoğlan’a vurmaya başlamış. Şişmanoğlan gördüğü korkulu rüyadan feryat ederek uyanmış. Ter içindeymiş, her tarafı ağrıyormuş.

“ Akşam yemeğinde haddinden fazla pilav yemiştim. Bu korkulu rüyayı görmemin sebebi bu herhalde “ demiş kendi kendine. Rüyasında gördükleri hatırına gelmeye başlamış. Sonunda, rüyasındaki Keloğlan’ın söylediklerinin mutlak doğru olduğuna karar vermiş. Açıklamasını ise şöyle yapmış: İnsanın mutlaka çalışması lazım geldiği, çalışmadan yaşamanın tembellik olduğu, tembelliğin insanı bunalımlara sevk edeceği, bunalımın ortaya çıkış biçiminin insandan insana değişebileceğini, kendisinde bu durumun bol bol yemek yeme şeklinde meydana geldiğini ve bunun sonucu olarak şişmanladığının bilincine vardığını, bu zor durumdan kurtulmanın tek yolunun yeniden çalışmaya başlamak olduğunu anlamış.

Bu durumu bir kağıda yazıp, bu kağıdı defalarca okumalarını, yaptıkları yanlışı fark etmelerini rica etmiş. Kağıdı yatağının üzerine bırakmış. Sabah güneş doğarken bir daha dönmemek üzere Zenginler Ülkesi’ne veda edip memleketine, evvelce yaşadığı şehre doğru yollara düşmüş. Eskiden olduğu gibi, çalışkan günlerin yakın olduğunu biliyor, hayalinde tığ gibi Keloğlan’ı görür gibi oluyormuş.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 07-08-2008, 00:07   #7
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: "YALANDIR" DEDİRTENE BİR KESE ALTIN!

Padişah bir gün, “Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!” demiş.

Yalancılar hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana;
“Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü”.

Padişah hiç düşünmeden yanıtlar;

“Bunun neresi yalan? Kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kaptı mı götürür tabii!..

Bir başka yalancı şöyle der:
“Bir ülkede bir eşeği kral yaptılar!..

Padişah yine düşünmeden yanıtladı;

“Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altından geçen eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!..”

Bir başka yalancı sordu;

“Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!”

Padişah yanıtladı;

“Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir”.
Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.

Ve Keloğlan gelmiş;

“Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde demiş!..

Padişah şöyle bir sakalını sığamış ve;

"Ne diyeyim sana Keloğlan! Sen bu yalanınla suyu baştan bağlamışsın. Bir kese değil, bir küp altını da hak ettin" der ve Keloğlanı mükafatlandırır.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 08-16-2008, 11:36   #8
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Keloğlan ve kuyudaki dev


Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşigini tıngır mıngır sallar iken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlan'ın ihtiyar annesi ise çamaşır yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.
Bir gün keloğlan'ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor, kalabalıktaki insanlarda onu dinliyormuş. Keloğlan kalabalığa sokularak adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş.
-Tellal: Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardir. bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. talip olacak kimse varsa ortaya çıksın....
Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verilecegini öğrenince tellala:
-Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş.
Tellal keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
-Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. ben bunları sende göremiyorum, deyince; keloğlan:
-Ummadığın taş baş yarar. ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
-Pekala oğlum...Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim...Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek ve yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin? Diye sorunca. keloğlan:
-Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. elbette katlanırım, karşılığını vermiş. Tellal:
-Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum. Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
-Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
Şartlarda anlaşmaya varan keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider.
Toplantı yerine gelen keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kervan kafilesinin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı keloğlana hazır olup olmadığını sorup, hazır olduğunu öğrenince kafile hemen hayvanlara binerek yola koyulurlar. İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçünçü gün keloğlan'ın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlamıştır ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır, kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı keloğlanı çağırır ve keloğlan'a der ki:
-Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun.
-Evet, der bizim keloğlan.
-İşte şimdi, o kuyuya ineceksin, korkmazsın değil mi?
Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:
-Ne var bunda korkacak, elbette inerim der. Keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlıgına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları keloğlan'ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar.
Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri keloğlan'ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker. Neye uğradığını anlayamayan keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu? Sarayın bahçesinde güllerin arasında dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında da bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmaktaymış. Çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?... Koca bir dev arkasında durmuyor mu! Dev korkunç bir sesle:
-Eyyyy, adem oğlu! Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?
Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:
-Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
Dev, aldıgı cevaptan memnun gibi görünür ve keloğlan'a tekrar sorar.
-Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü! Buna ne dersin?
Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur yine cevabı yapıştırır:
-Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, keloğlana:
Aaferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye keloğlana hemen yanındaki ağaçtan kopardığı üç tane büyük nar'ı verir ve:
-Al bu narları dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek keloğlan'ın yanından ayrılmış. Meğer dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, dev'in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye deve cevap verirlermiş. Dev bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev'in yanından ayrılan keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkmış.
Keloğlanın sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık kalmış. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde dev'e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. kafile başkanı merakını yenemeyerek keloğlan'a:
-Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir, sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?
Keloğlan güler yüzle:
-Nasıl çıktıysam çıktım. Çıktım ya! siz ona bakın.
Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmışlar ve atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.
Keloğlan elindeki narlarla sevinçle evine dönünce, annesini yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir ve yemekten sonra keloğlan, dev'in verdiği narlardan birini çıkarıp yemek için ikiye bölünce. Bir de ne görsün? Dev'in verdiği nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş. Bunun değerini anlayan keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.ve öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. mutlu bir hayata kavuşmuşlar.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 01-10-2009, 18:38   #9
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN İLE PADİŞAH


Metel metel mengi çatal. İki sıçan kıç atar. Bindim uzun boynuna, çıktım Halep yoluna. Halep yolu sarp Pazar içinde maymun gezer. Maymun beni korkuttu. Kulağımı sarkıttı.

Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi günah imiş, az söylemesi sevap imiş, söz gümüş olunca, sükut altın oluvermiş. Diyarın birinde bir Keloğlan ve bir de bunun anası varmış. Keloğlan ve anası eski bir evde otururlarmış. Bir gün anası gelerek Keloğlan’a demiş ki:

-Al oğlum, babadan kalan altınları bozdur da bir usta getir ki şu evi başımıza yıkılmadan yeniden yaptıralım.

Keloğlan altınları almış, yolda giderken bir topluluğun kedinin birisini dövdüklerine şahit olmuş. Hemen ortaya atılarak:

-Alın şu altını da onu dövmeyi bırakın, demiş.

Altını vererek kediyi kurtarmış ve sonra da kediyle beraber yoluna devam etmiş. Bir süre gittikten sonra bir de bakmış ki, üç-beş kişi bir köpeği sopalıyorlar. Yine hemen müdahale etmiş:

-Durun ne yapıyorsunuz, alın şu altını da o hayvanı dövmeyi bırakın, demiş.

Böylece köpeği de kurtarmış ve yanında hem köpek, hemde kedi olduğu halde yoluna devam etmiş. Tam . şehre yaklaştığı sırada yine bir kalabalıkla karşılaşmış. Bu seferde oduncular bir meşe kesmiş ve içinden çıkan büyük yılanı öldürmeye çalışıyorlarmış. Yine Keloğlan dayanamamış ve:

-Şu bir altını alında o yılanı serbest bırakın, demiş.

Bu şekilde yılanı da kurtarmış.

Yılan Keloğlana:

-Hey âdemoğlu ben yılanlar padişahının oğluyum. Babamla kızıştık ve buraya saklandım. Lakin yerimi buldular, gel beraber tekrar babama gidelim, demiş. Keloğlan ve yılan birlikte padişah yılanın huzuruna çıkmışlar. Şehzade yılan, olanları babasına anlatınca padişah yılan buna sevinmiş ve Keloğlanı mükafatlandırmaya karar vermiş. Keloğlana seslenerek:

-Dile benden ne dilersen, âdemoğlu, demiş. Tam bu sırada padişahın oğlu şehzade yılan Keloğlan’a fısıldayıp, dilinin altındaki mühürü istemesini söylemiş. Keloğlan da:

-Mühürünüzü istiyorum, deyince Padişah yılan:

-Benim en kıymetli hazinemi istiyorsun ama oğlumu kurtardığın için yine de vereceğim, demiş. Sonrada bu mühüre ne emrederse onun yerine geleceğini söylemiş ve mühürü Keloğlan’a vermiş. Keloğlan mühürü, kediyi ve köpeği alıp evine gelmiş. Oğlunun boş geldiğini gören anası Keloğlanı, adamakıllı azarlamış. Ertesi gün Keloğlan anasına:

-Ana bana git padişahın küçük kızını iste, demiş. Anası olmaz oğlum, koskoca padişah kızını sana verir mi? demişse de Keloğlan’ın ısrarı üzerine çaresiz gitmiş ve padişahtan küçük kızını Keloğlan’a istemiş. Padişah da:

-Vereyim vermesine de, benim sarayımın karşısına aynı güzellikte bir saray yaptırırsan kızımı veririm, demiş. Anası gelip olanları Keloğlan’a anlatmış. Keloğlan gülerek:

-Ne üzülüyorsun ana, beş dakikalık iş, demiş. Hemen mühürden bir saray yapmasını istemiş ve koskocaman bir saray ortaya çıkmış. Ertesi sabah padişah uyandığında sarayı görünce çok şaşırmış ve çaresiz olarak kızını Keloğlan’a vermeye mecbur kalmış.

Keloğlan yeni sarayında mühürü en güzel köşeye koymuş. Bir gün Keloğlan evde yokken, bu mührün varlılığından haberdar olan birisi boncukçu kılığında gelmiş ve Keloğlan’ın karısına inci, boncuk satmak istemiş. Hiç parası olmadığını söyleyen geline, evde bulunan ne varsa getir, alırım deyince gelin de gitmiş mühürü getirmiş ve satıcıya vermiş. Uyanık adam mühürü aldığı gibi gölün karşı tarafına geçince, Keloğlan’ın sarayı olduğu yerde yığılıp kalıvermiş. Padişah da kızını Keloğlan’dan geriye almış. Akşam kedi ve köpekle eve gelen Keloğlan olanları duyduğundan üzüntüden renkten renge girmiş. Bu sırada kedi ortaya atılarak:

-Mühürü ben bulurum, ama gölü geçemem, demiş.

Köpek de:

-Ben gölü yüzerek geçebilirim, sen de sırtıma oturursun, sen de geçmiş olursun, demiş. Kedi köpeğin sırtına binmiş ve karşıya geçmişler. Adamın evinin önüne varınca, köpek kapıda beklemiş, kedi bir fare yakalayıp kuyruğuna acı biber sürmüş. Daha sonra içeri girmiş ve mühürü çalan adam uyurken farenin kuyyruğunu adamın burnuna sokmuş. Böylece adam hapşırmış ve dilinin altındaki mühür dışarı fırlamış. Kedi hemen mühürü kapmış ve köpeğe binmiş. Tam gölün ortasına geldiklerinde kedi mühürü ağzından düşürmüş ve onu bir balık yutmuş. Bu sefer de iş köpeğe düşmüş. Keloğlan ve köpek balık pazarına gidmişler. Köpek tek tek balıkları koklayarak mühürün hangi balığın karnında olduğunu Keloğlan’a göstermiş. Keloğlan da hemen o balığı satın almış ve beraberce eve gelmişler.

Mühürü tekrar eline geçirince Keloğlan tekrar sarayına ve karısına kavuşmuş, yeniden kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmiş. Kedi, köpek, Keloğlan, karısı ve anası hep beraber mutluluk içinde yaşamışlar.

İyilik yap denize at derler ya! Akıllı Keloğlan da, iyilikle akılı buluşturmuş bir kere!


__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 03-02-2009, 12:53   #10
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,211
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KEL OĞLANIN DÜŞÜ


Padişahın, biricik kızı Güldane, ağır bir hastalık geçirmişti. Günden güne zayıflıyordu. Hekimbaşını bir gün huzuruna çağırdı. "Hekimbaşı ! Nedir bu kızımın hastalığı? Nasıl bir illettir ki, gül gibi kızım yataklara düştü ? Tez çaresini bulasın, yoksa Cellat’a emir verir başını vurdururum !" der. Hekimbaşı, ezilerek, büzülerek; " Ulu Padişahım, emir veriniz, bir de Frenk doktorlarına gösterelim Güldane kızımızı der. Padişah, Hekimbaşının bu isteğine karşı çıkmaz ancak, Frenk doktorları da padişahın gül yüzlü kızının derdine çare olamaz. Padişah, günden güne eriyen kızının yanına gider. " Yavrum, bugün nasılsın bakalım? Frenk doktorun , iksiri iyi geldi mi ? "diye sorar. Kız; "Babacığım; Biliyorum, beni çok seviyorsun ancak, beni yalnızca rüyamda gördüğüm bir delikanlı iyileştirebilir. O delikanlı, halktan biri, onu çok seviyorum! "Padişah, tellal çıkartır, ülkenin dört bir yanına. Tellal, tokmağı boynunda asılı davula vurarak "Ey Ahali ! Duyduk duymadık demeyin ! Ulu Padişahımızın emridir, gül yüzlü kızı, Güldane Hanım, amansız bir derde yakalanmıştır, kim kızı iyi ederse, iyi eden delikanlı mükafatla onurlandırılacaktır... "Kel Oğlan, annesine, "Ana be ! Şu padişahın kızını iyi edersem, padişah kızını bana verir mi? Der. Annesi, güler, "Kel oğlum Keleş oğlum, sen kim padişahın kızını iyi etmek kim ? Sen tembel bir baş belasısın! Ormandan, doğru dürüst kışlık yakacağımızı bile getirmeye üşeniyorsun. Kızı bırak ta, şu merkebi ahırdan çıkar, nacağı, ipi al, bin hayvana, ormana git, odun kes, şu ananın sırtı ısınsın !" der. Kel Oğlan, eşeği ahırdan çıkarır, nacağı, ipi alır, heybenin gözüne koyar, heybeyi de hayvanın sırtına atar, kendisi de binerek türkü söyleyerek ormanın yolunu tutar. Köyün çeşmesinden geçerken, köy kızları gülüşerek, "Keloğlan ! Hangimizi istersin ? Kadriye’ yi mi ? Zeynep'i mi ? Havayı mı ?" der.
Keloğlan; “Hiçbirinizi istemem. Ben padişahın güzel kızı Güldaneyi alacağım” deyince, oradakiler kıs kıs gülmeye başlar.
Keloğlan; "Bacılar, benimle eğlenmeyin, ormandan kışlık yakacak odun getirmezsem, anam beni eve koymaz, şimdi avara etmeyin de işime bakayım " der.
" Anan, nasıl bir kadın ki, senin gibi bir yiğidi eve koymaz !"diye gülüşürler.
"Anamı siz bilmezsiniz, eline oklavayı aldı mı, nereme gelirse, orama vurur !" der.
"Aman, Keloğlan üzülme ! Git yoluna, Allah kolaylık versin sana, inşallah padişahın kızını alırsın !" der kızlar.
Keloğlan, " deh oğlum !" diye eşeğini sürer. Az gider, uz gider, dere tepe düz gider,taşlardan, kayalardan, bıtırak dikenlerinden, Güneşin sıcağından, güç bela ormana varan Keloğlan, ormanda bir ağaca sırtını verir, vermez, esnemeye başlar, "Yahu ! Bana ne oldu der. Göz kapakları ağırlaşır, başı düşer, horlamaya başlar. Başıboş kalan eşek orada durmaz ve gider. Keloğlan, rüyasında, kendisini yeşillikler içinde bir yerde bulur. Ortada fıskiyeli bir havuz, ağaçlarda kuşlar, ilerde akan bir dere, etrafında dönen pembe tüller içinde bir birinden güzel kızlar, Kendisi de, altından yapılma bir tahta oturmuş, iki yanında güzel cariyeler, yelpaze ile serinletiyorlar, kızlardan birisi de yüzünü gözünü öpüyor. Öpen kız da padişahın kızıymış meğer. Padişahın kızının öpücüklerinin heyecanıyla, Keloğlan uzandığı yerde biten otları koparmıştı. Ne kadar uyudu bilinmez ama, uyandığında, eşeği ortalıklarda yoktu ve avucunda hiç bilmediği bir tutam ot tutuyordu. Kısa bir şaşkınlıktan sonra “vardır bunda da bir hikmet” diyerek, yolmuş olduğu otları cebine tıkıştırdı, sonrada elleri boş olarak kös kös evine yollandı.
Annesi; Kel Oğlum Keleş oğlum, hani merkep nerede? Diye sordu.
Keloğlanda yalandan bol ne var ki! Başladı ağlamaya .
Anası; Kel oğlum keleş oğlum, şimdi niye ağlıyorsun? Dedi.
Keloğlan; Ah ana ! Kurtlar, merkebi gözümün önünde afiyetle yediler dedi.
Anası; Gayrı yapılacak bir şey yok o zaman, ağlaman boşunadır dedi.
Keloğlan yalanlarını süsleyerek; Hiç boşuna olur mu ana? O kurt sürüsünü bir görebilseydin hele! Her birisi keçi, koyun, geyik, karaca, bizim eşek de dahil, o güzelim etleri orta yere sermişler, bir yiyorlar, bir yiyorlar sorma gitsin! O kurtlardan bir tanesi de çıkıp, beni buyur etmiyor iyi mi! İşte içime oturan tarafı bu ana, ben bunun için gözyaşı dökerim.
Yaşlı kadın, Keloğlanın bu anlatımına aklı ermez ve başını iki yana sallar. Gülsün mü ağlasın mı bir türlü karar veremez ve; O kurtlarda akıl olsaydı, hepsini bırakır seni yerlerdi der.
Keloğlan hiç istifini bozmadan;
Niye ki ana! Ben eşek değilim ki! Der.
Anası; Öyle bir eşeksi ki, dünyaya bir eşin daha gelmedi der.
Keloğlan: Ana, ana; sen daha oğlunu tanıyamamışsın. Ben istesem gider, padişahın kızını bilem alırım der.
Anası, Keloğlanın bu sözlerine katıla katıla güler ve; Sen daha bir eşeğe sahip olamadın, nasıl alacaksın padişahın kızını a benim kel oğlum der.
Keloğlan; sabah yola çıkıp sana padişahın kızını gelin getireceğim, sen şimdiden hazırlığını yapadur bakalım der.


Devam edecek
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Tarz

Yetkileriniz
Konu Açmaya Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Fikirmeydanı Kuralları
Hızlı Erisim


24 Saatlik Zaman Dilimi +2. Şuan Saat: 19:59.


vBulletin® Sürüm 3.8.4
Telif ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd. Türkçü Toplumcu Ağalanı'nın tüm hakları Türk Milleti'ne aittir. Kaynak göstererek alıntı yapmak serbesttir.
Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56