Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı  

Geri git   Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı > Toplumu Bilinçlendirme Çabaları > Edebiyat(Şiir bilen Öyküler)

Cevapla
 
Seçenekler Tarz
Eski 03-02-2009, 15:36   #11
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Ynt: KELOĞLAN HİKAYELERİ


KELOĞLANIN DÜŞÜ (DEVAMI)

Sabah erkenden kalkar Keloğlan.

Ana ben gidiyorum der.
Yaşlı kadın; oğlum sen aklını mı kaçırdın ? Sabah sabah düştün yola, nereye gidiyorsun? Diye sorunca.
Keloğlan erkek hindi gibi kabararak; Padişahın Sarayına dedi. Elimde öyle bir iksir var ki, ay yüzlü kız iyi olacak dedi. Sonra, azığını bir çubuğa geçirip, düştü yola ve kendi kendine konuşmaya başladı. " Gördüğüm rüya hayra alamet. Demekki yolduğum otlar padişahın güzel kızını iyileştirecek otlardır. Boşuna görmedik biz o rüyayı.
Keloğlan, yola koyula dursun, Padişah, öfkeden, önüne geleni fırçalıyordu. Askerlerine; kuş uçurmayacaksınız, aksine hareket edeni cellat’a emir verir başını vurdururum diyordu.
Padişahlık sınırları içinde, bayraklar yarıya indi, halkın, düğün, eğlence yapması ikinci bir emre kadar yasaklandı. Korkusundan kimse, Padişah hakkında söz söyleyemiyordu. Evlerinde, "bu Padişah ta çok oldu, babası zulüm yaptıydı, oğlu onu geçti !"diye homurdansalar da cellat korkusu içlerine sinmişti. Mahallede kadınlar, çeşme başında kızlar, ağızlarını açıp tek bir kelime edemiyorlardı. Fısıltı gazetesi, anında saraya ulaşıyordu. "Ulu Padişahım Hikmet kulunuz, Sultan kızınız iyi olmasını temenni eder, diye yağ çekmek için, saraya hediye götürenler de vardı. Keloğlan, omzunda çubuğa takılı azığı, iri yarı saray muhafızlarının arasından sıyrılıp geçmek isterken yakalandı. "Emmiler, dayılar bırakın beni ! Padişah efendimizin kızını iyileştirecek, iksir getirdim dedi. Muhafızlardan biri içeri girdi, geri çıktı ve;
"Kılığına kıyafetine bakan, seni adam sanır ama, gir bakalım !" dedi. Kel oğlan, Padişahın karşısına çıktı ama el etek öpmedi. Padişah kaşlarını çatmıştı. "Bre densiz, ne edip, dik durursun karşımda, kimsin sen ?" " Ben Keloğlanım, Sultanımı iyi etmeye geldim. Padişah, "hah ha hh !" diye güldü. Sonra öfkeli " kızımı iyi edemezsen, kafanı vurdururum !" deyince, Keloğlan "Boynumuz kıldan incedir padişahım! dedi" Padişah ellerini bir birine vurdu. Bir Haremağası geldi. "Tez, bu Keloğlanı, kızımın yanına götür dedi.

Güldane Sultan, som altından yapılma bir karyolada yatıyor, baş ucunda iki kız nöbetçi duruyordu. Keloğlan, sarayın içine girince hayran kaldı.
Haremağası, omzuna vurarak, haremdeki kızların kaldığı odaya bakmanın yasak olduğunu söyledi. Keloğlan, güldü. "Amanın, nasıl saray bu !"dedi.
Sonra, Güldane kızın kaldığı odaya girdiler. Keloğlan, "kızlar siz dışarı çıkın bakalım, sizin yanınızda iksirim tesirli olmaz !"dedi. Kızlar çıkınca Keloğlan, yatakta yatan sultan'a yaklaşarak, "güzel Sultan, sana "Ellerimle topladığım, rüya otlarıyla yaptığım bu iksirden bir kaşık her gün yedireceğim hiç bir şeyin kalmayacak !" dedi. Heybenin gözünden küçük bir kavanoz çıkardı, kıza bir kaşık yedirdi. Güzel Sultan, yüzünü buruşturdu, "çok acı, bunun içinde ne var ?” diye sordu. Kız, ilk gez gözlerini açmış ve konuşmuştu. Sultanın sesini kapının önünde, merakla bekleyen kızlar da duymuştu. Bu haber Padişaha ulaştı. Padişah, o kadar sevinmişti ki, adeta çocuk gibi ellerini kaldırarak oynamaya başladı. Saray erkanı muhafızlar, çok gaddar olan padişahın bu hareketine şaşırmışlardı. Padişahımız aklını oynattı galiba dediler.
"Vezirlerim, yiğit askerlerim, ülkemin her tarafına haber salın, yedi gündüz yedi gece eğlence düzenlenecektir. Ve de kullarımın çocukları, şehzadelerimle birlikte sünnet ettirilecektir !" Hemen her tarafa tellal çıkarıldı. "Ey Ahali! Padişah Efendimizin buyruğudur! Güzel, sultanımız, Güldane hatun, Keloğlan tarafından yapılan bir iksirle gözünü açmıştır !" Masal bu ya, Keloğlanın bu başarısı Maçinden Hinde, Frengistana yayılmıştı.

Keloğlanın annesi, sevinç gözyaşları döküyordu. Padişahın kızı, "Yüce Babam, ben; beni kim iyi ederse, ona varacağımı söyledim, Keloğlan benim kısmetime düştü, izin ver de onunla evleneyim !"dedi.
Padişah, Keloğlanı Baş Veziri yaptı, kızı ile evlenmesine izin verdi. Kel oğlana, yeni elbiseler yaptırıldı.Üç gün üç gece, düğün dernek kuruldu.
Keloğlan Padişahın kızı ile evlendi. Padişah, "Baş Vezirim, kullarım için ne yapmamı istersin ?" dedi.. "Padişah Efendimiz, kullarının vergisi çok ağır
vergiyi azaltın derim !" "Pek makbul bu fikrin, başka ?" "Efendim, düşmanlarımızın oyununa karşı, halka adalet götürülmesini isterim! Adalet olmadığı yerde, dirlik, düzenlik olmaz !" "Pek makbul vezirim! Başka ?"
"Devletlum, kulların senden güler yüz ister, kullarını azarlıyormuşsun, onları hakir görüyormuşsun! Bence danışmanların, seni yanıltıyor. Yanlış bilgi veriyorlar. Kulların, pahalılıktan da şikayetçi. Frenk malları istila etmiş her yeri.
"Başka? Başka ? "
"Devletlum, saray masrafları fazla, kendine yeni bir sarayın içinde başka bir saray yaptırmışsın kullarının yiyecek ekmeği yok, halk perişan, savaşlar kullarını fakirleştirdi. Ordu içine, nifak sokanlar var."
Padişah, Keloğlandan o kadar memnun olmuştu ki, daha önce danışman olarak aldığı bir Frenki saraydan kovdu. Çünkü, askerler arasına nifak sokuyordu.
Keloğlan, annesini de yanına aldı. Güzel karısı ile mutlu bir hayat sürdüler, ve masal da burada bitti
Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine

BİTTİ
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 10-24-2009, 18:26   #12
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN İLE ALİCENGİZ

Keloğlan,ihtiyar anasıyla yaşıyormuş.Bir gün:
-Artık evlenme çağım geldi.Anama da yardımcı gerek.Paşa kızı mı alsam,yoksa Bey kızımı? En iyisi padişahın kızı ile evleniyim, diye düşünmüş.
Bu düşünceyi anasına anlatmış.
Anası:
-A deli oğlum! Padişah sana kızını verir mi? demiş.
Ama keloğlan, padişahın hiç görmediği kızına kara sevdaya tutulmuş. Günler, aylar geçmiş, keloğlan bir deri bir kemik kalmış.
Anası bakmış, olacak gibi değil, sarayın yolunu tıtmuş. Büyük uğraştan sonra padişahın huzuruna çıkmış.
Padişah:
-Buyur, ne derdin var, söyle bakalım!demiş.
Keloğlanın anası utana sıkına:
-Nasıl desem bilmem ki? demiş.
-Korkmadan konuşun! demiş padişah.
Keloğlanın anası derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başlamış.
-Benim bir kel oğlum var. Haddini bilmeden, sultan kızınız ile evlemek istiyor.
Padişah gülümseyerek:
-korktuğun bu mu? Bütün delikanlıların gözü sultan da! Herkes ister, ama bir kişi alır. Söyle oğluna Ali Cengiz oyunlarını öğrenirse kızımı ona veririm demiş.
Keloğlanın anası sevinçle saraydan çıkmış. Sora sora Ali Cengiz'in konağını bulmuş.
Ali Cengiz, keloğlanı kırk gün çalıştıracağına söz vermiş. Ama Ali Cengiz oyunlarını öğreneni öldürürmüş.
Keloğlan heyecanla derslere başlamış. Birgün Ali Cengizin karsı ve kızı Keloğlanın yanına gelmişler ve:
-Bak keloğlan, sen iyi ve dürüst birisin. Seni sevdik. Kırk gün sonra Ali Cengiz sana oyunları öğretip öğretmediğini sorarsa öğrenmedim de. Yoksa ölürsün, demişler.
Gel zaman git zaman kırk gün geçmiş. Keloğlan bütün oyunları öğrenmiş, ama ölmekten korktuğu için Ali Cengize:
-Ustam kafam başka yerlerde olduğu için bir türlü öğrenemedim, istersen yeni baştan başlayalım, bir kırk gün daha katlanayım artık demiş.
Alicengiz kızarak:
- O da ne demek? Alicengiz kırk günde öğretir. Şimdi söyle bana oyunlarımı tamamen öğrenebildin mi?
Keloğlan dalgın dalgın:
-Nerdeeee... Kafamda kırk tilki dolanırken nasıl öğrenecektimki? Sen istersen bir kırk gün daha bana tahammül göster istersen.Eğer yine öğrenemezsem kovarsın beni. Aklım az işte idare ediver.
Bunun üzerine Ali Cengiz, keloğlanı hemen kovmuş.
-Defol buradan aklı kıt velet! Gözüm bir daha görmesin gebertirim seni, yallah, yallah..
Keloğlan tam bahçe kapısından çıkarken Alicengize dönerek:
-Çok safsın be usta, boynuz kulağı nasıl geçti ama!
Keloğlanın bu sözüne Alicengiz çok kızmıştır:
-Ehh Keloğlan; sen ettin ben kaldım der.
Keloğlan derin bir nefes alıp hemen oracıktan uzaklaşır.

Keloğlan, parasız pulsuz ortalıkta dolanırken, Alicengiz ustasının oyunlarından biri aklına gelir ve hemen bir post bularak koç kılığına girer ve anasına:
-"Beni götür pazarda sat ana" der.
Anası hiç itiraz etmeden onu pazarda satmak için yola düşmüş. Oğlunun aklına çok güveniyormuş.

Ali Cengiz, tek bir besili koç görünce hemen atılmış ve Keloğlanın anasına:
-Koçu ben alıyorum!demiş.
Keloğlan postun altından Ali Cengizi tanımış. Alicengiz on akçe vererek koçu almış. Yürütmek için koça kırbacıyla vurunca, Keloğlanın canı yanmış ve havaya sıçramış. Alicengiz Keloğlanı görünce hemen yakalamak istemiş.
Keloğlan Alicengizden kurtulmak için öğrendiği oyunlardan birini kullanıp hemen bir serçe olup havalanmış.
Ali Cengizde hemen bir şahin olup peşine düşmüş.
O sırada padişahın adamları şahin, doğan yakalamak için çeşitli yerlere ağ kurmuşlar. Serçe olan Keloğlan hemen ağa doğru yünelmiş ve küçücük bedenini ağın arasından geçirmiş. Şahin olan Alicengiz hızla ağa çarpınca oyunu bozularak insan bedenine dönüvermiş. Vücudunun ağırlığından dolayı padişahın ağlarını parçalamış. Padişahın adamları derhal Alicengizi yakalayıp, zincirlere vurarak zindana atmışlar.
Aradan biraz zaman geçmiş.
Allahın emri ile padişahın kızını istemiş.
Padişahda:
-Öğrendin mi Alicengiz oyunlarını diye sormuş.
Keloğlan övünerek:
Öğrenmezmiyim devletlü padişahım. Hem öyle öğrendim ki, şu an zindanınızda zincirlere bağlı yaşamakta.
Padişah ta kızını keloğlana vermiş. Böylece kırk gün kırk gece düğün yapılmış.Ve keloğlan muradına ermiş.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 11-13-2009, 13:49   #13
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Keloğlan İle Vefasız Arkadaşı
Bir varmış, bir yokmuş, Allahın kulu çokmuş. Keloğlan’ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş. Yedikleri içtikleri ayrı olmazmış. Böyleymiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruhlu biriymiş.

Keloğlan o kadar masum, o kadar safmış ki, canım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem’in bu çok çirkin huyunu bilmezmiş. Yani kendisi gibi bilirmiş arkadaşını. Anası ile çok fakir bir hayat yaşarmış. Ama artık, bu hayatı çekemez olmuş Keloğlan. Gurbet ellere çıkıp iş bulmak istemiş fakat, tek başına gidemezmiş, çünkü hiç gurbete çıkmamış! Bu yüzden arkadaşı Hüsem’e açmış düşüncesini. O da uygun bulmuş ve gurbete beraberce çıkmaya karar vermişler. Keloğlan anasının elini öpmüş, tam evden çıkacakken, anası, kuruş kuruş biriktirdiği bir miktar parayı, oğlunun avucuna sıkıştırmış ve iyice tembih etmiş:

“Ey benim saf oğlum, dünyalar çiçeği çocuğum. Bilirim ben seni, birlikte olduğun arkadaşına dikkat et. Herkesi kendin gibi saf ve temiz sanma. Yoksa, başın çok ağrır. Gurbete ilk defa çıkıyorsun. Ne hain ol, ne de hainliğe uğra. Hadi uğurlar ola, kara talihin açık ola. Yalnız, çok bekletme beni, gözlerimi yollarda koma emi!”

Hüsem’le köy dışında buluşan Keloğlan, azık torbaları ellerinde kara gurbet yollarına çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir yere gelip oturmuşlar. Karınları da çok acıkmış. Oturup azıklarını yemişler bir güzel. “Ya bismillah” diyerek, yeniden yollara revan olmuşlar. Dağ, dere, tepe aşıp bir kasabaya girmişler. Karınları yine çok acıkmış, ama azıkları bitmiş. Hüsem, Keloğlan’ın parası olduğunu bilirmiş, kendisinin de varmış parası elbette ama, bunu O’na hiç söylememiş.
Hüsem, kendisine acındırır bir ruh haliyle, şöyle demiş:
“Keloğlan gardaşlığım, yoktur beş param, varsa olsun haram. Açlıktan bir hal olduk, yolumuza yürümekten aciz kaldık. Yap bir iyilik. Fırından koca birer somun alalım, açlığımızı bastıralım”.
Çok yufka yürekliymiş ya Keloğlan, doğru girmiş fırına iki somun ekmek ve biraz helva alıp çıkmış. Bir çeşme başına varıp, güzelce karınlarını doyurmuşlar.
Az gitmişler, uz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler. Karınları öyle acıkmış ki, mideleri gurul gurul edermiş. Ama, Keloğlan’ın parası tükenmiş. Arkadaşında da olmadığını sanıyormuş:
"Yahu" demiş Keloğlan, "kaldık beş parasız, ne olacak bizim halimiz?" O kadar aç gözlüymüş ki Hüsem, hâlâ, cebinde parası olmadığını söylemekteymiş, kuşkusunu tamamen yok etmek için arkadaşının.
Karınlarına taş bağlayıp yollarına devam etmişler. Bir yokuşa yukarı çıkarken, bayılıp düşmüşler açlıktan. Bir süre öylece kalmışlar. Biraz ham erik yemişler ve tekrar yürümüşler. Büyük bir ormanın yanına gelmişler. Birden bire etraflarının eşkıyalar tarafından sarılması ile neye uğradıkların anlayamamışlar. Ama, Hüsem çok daha fazla korkmuş, çünkü, tüm foyası şimdi ortaya çıkacakmış. Parasını eşkıyalar alacakmış. Pos bıyıklı eşkıyanın biri, yüksek sesle emir vermiş. “Heey, Keloğlan, önce sen çıkar bakayım altınları, paraları!”
Kendinden emin bir şekilde, söylenmiş Keloğlan.
“Yok param, yalansa ölsün anam, ister inan ister inanma, yalnız kötülük yapma bana!”
Eşkıya, hiç inanır mı?
Tutmuş kulağından, çekiştire çekiştire, “Ulan”, demiş “süt çocuğu, kel kafanı koparırım bak. Beni zorlama, çıkar dök şuraya, üstündekileri”.
Bizimki pek neşeliymiş. Nasıl olsa bir şey bulamayacaklarmış. Hiç ciddiye almazmış gibi bir eda içindeymiş. Buna sinirlenen eşkıya, kuşak altlarını, iç ceplerini, çarığının içini bile aramış Keloğlan’ın, tabii hiçbir şey bulamamış…
Keyifli keyifli gülmüş Keloğlan, “Demedim mi ben size, anacığımın verdiği üç beş kuruşum vardı. Yolda bitirdim. İnanmazsanız Hüsem’e sorun”.
Haramibaşı, çirkin bir kahkaha atmış. “Yok anasının gözü, kim kimin şahidi ulan? Kel kafanı yüzerim ha… Peki, şimdi çok sevgili arkadaşını görelim bakalım”.
Hemen savunmaya geçmiş Keloğlan, “O zavallıyı da boşuna aramayın. Yoktur beş parası, gözlerine baksana kör talih karası”.
Hüsem, asıl şimdi çok daha perişan hale düşmüş. Bu çok sevgili arkadaşına yalancı çıkmak, haramilerin yapacağı kötülükten daha fazla üzmüş kendisini.

Buna rağmen, yalan söylemekten geri durmayan Hüsem, “Ben de Keloğlan’dan nafakalandım. Yoktur param, varsa olsun haram”.
Fakat haramibaşı, yutmamış. Çünkü, bu oğlan, hiç de Keloğlan gibi saf görünmüyormuş. Bed bed bağırmış, “Ulan” demiş “Ananın sütü daha ağzında kokuyor, bir de bize yalan söylüyorsun. Ben ararsam fena olur. En iyisi mi, dök şuraya paraları”.
Hâlâ direnirmiş Hüsem, “Arayın şu çarpık oğlanın üstünü”, diye emir vermiş Haramibaşı. Hemen aramışlar ve gömleğinin iç cebinden epey para çıkmış. Tabii yüzü gözü kıpkırmızı olmuş utancından, korkusundan. En çok, arkadaşının yalanını anlamasından, yerin dibine girmiş sanki…
Çok sinirlenen eşkıyalar, öyle bir girişmişler ki Hüssem’e, ağzı burnu kanamış. Yüzü gözü morarmış dayaktan. “Hadi defol, cehennem ol buradan”, diyerek kovmuşlar. Keloğlan, korkusundan tir tir titrermiş. Acaba, kendisini de dövecekler miymiş?
Yalvaran bir dille şöyle demiş, “Etmeyin eylemeyin, beni öldürmeyin! Bırakın gideyim yoluma, kavuşayım garip anama”.
Fakat haramibaşı, hiç de sandığı ve korktuğu gibi konuşmamış. Şöyle demiş, “Sen, çok temiz ve safsın. Yalan söylemedin bize. Biz senin gibi doğruları severiz be Keloğlan. Dünyalar Keloğlan’ın olmuş. Eşkıyaların başı, “Şimdi sana bir yer tarif edeceğim”, diye devam etmiş konuşmasına, “Bak, şu tepeyi görüyor musun; hah işte o tepeye çık, sağ tarafa bakınca, büyük bir mağara göreceksin. Mağaraya in, sağ köşesinden itibaren otuz metre kadar ileride büyük bir taş göreceksin. Üzerinde dev resmi vardır. O taşın altını kaz, altın bulacaksın”.
Eşkıyalara dünyalar dolusu teşekkür edip hemen yola çıkmış Keloğlan. Tepeye tırmanıp, zirveye ulaşmış. Şöyle bir bakınmış, söylenen mağaraya doğru gitmiş. Kısacası üzerinde dev resmi bulunan taşın yanına varmış. Etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. Sivri bir taşla taşın altını oymaya başlamış. Çok fazla yorulmadan bir testi altın bulmuş.
“Şükür şükür, buldum altını, mutlu edecem anamı, doğruluğumun gördüm ödülünü” diye diye yürümüş gitmiş. Türküler söyleye söyleye evine doğru gelirken anası onu görmüş. “Acaba niye erken döndü” diye geçirmiş içinden. Keloğlan, çil çil altınları annesinin gözleri önünde dökmüş. Kadıncağız o kadar sevinmiş ki düşüp bayılmış.
Biz gelelim Hüsem’e. Hüsem, nice memleketleri dolaşmış, işe girmiş, işten çıkmış, ama bir türlü para biriktirememiş.
Gurbetlerden dönmüş köyüne. Köyün girişinde kulaklarına davul zurna sesleri gelmiş. Seslerin geldiği yöne doğru bakmış. Bir kocaman konak ve önünde büyük bir kalabalık varmış. Hızlı hızlı o kalabalığın bulunduğu yere doğru yürümüş. Bir de ne görsün. Keloğlan’ın eski evinin yerinde kocaman bir konak. Şaşkınlıktan deliye dönmüş. Bu olacak iş miymiş? Acaba rüya mı görmekteymiş?
Varmış, birine şöyle sormuş, “Ne var bugün burada, bu kalabalık neyin nesi?”
Adam, “Keloğlan, köyün fakir ailelerinin çocuklarını sünnet ettiriyor” demiş. Bu duyduğu haber karşısında, tuz yemiş keçiler gibi yalanmaya başlamış, inanamamış. Kıskançlık damarları kabarmış ve yine sormaya devam etmiş. “Yahu” demiş, “Hadi bu şöleni anladık diyelim, peki şu konak da neyin nesi? Benim bildiğim burada zavallı bizim Keloğlan’ın fakir anası ile oturduğu kötü bir ev vardı. Yanılıyor muyum yoksa?”
Adam, “Yoo”, demiş, “hiç de yanılmıyorsun”.
Hayret dolu bakışları, adamın da şaşkınlaşmasına sebep olmuş ve sürdürmüş konuşmasını adam, “Gördüğün gibi konak üç katlı. Bir katında anası ile kendisi oturuyor Keloğlan Bey’in. Diğer iki kat ise, misafirhane. Köyümüze gelen yabancılar, burada kalıyorlar. Bitmedi demiş adam, daha bitmedi. Az aşağıda yeni bir bina daha yaptırıyor. Orayı da yetim ve sahipsiz hastalara ayıracak. Senin anlayacağın Keloğlan, artık hepimizin beyi, hepimizin babası oldu”.
Hüsem’in kıskançlık damarları çatlamış ve düşüp bayılmış. Herkes koşarak Hüsem’in olduğu yere gelmiş. Tabii, Keloğlan da gelmiş ama arkadaşını tanıyamamış. Neden mi? Çünkü, çok zayıflamış, adeta iskeleti çıkmış. Üzerine su dökerek Hüsem’i ayıltmışlar. Fakat, sağ tarafına felç vurduğu için yerinden kalkamamış. Kimse sahip çıkmamış Hüsem’e.
Keloğlan, “Konağa götürün” demiş, “Bakarız çaresine”.
Kısa zamanda özürlüler evinin inşaatı bitince, Hüsem oranın ilk sakini olmuş. Bu arada epey düzelmiş Hüsem, sadece sağ kolu tutmazmış. Keloğlan’ın eline düşmekten dolayı gururu incinmiş ama, ekmek elden su gölden kabilinden böyle rahat bir ortamı da terk etmek istememiş. O nedenle, kendisinin tanınmaması için, her şeyi yapmış. Bir yabancı rolü oynamış. Fakat, kendisinin cıs cıbır olup da, daha düne kadar fakir biri olan bu arkadaşının, böyle servete kavuşmasını bir türlü hazmedemiyormuş. Hep bir hainlik düşünürmüş.
Keloğlan görkemli bir düğün yaparak çok ünlü bir beyin kızıyla evlenmiş. İsmi Gülşah olan bu hanıma, özürlüler Gül abla derlermiş. Çünkü, bir anne gibi onları ziyaret eder, hallerini hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını karşılarmış. Hüsem, Keloğlan’a karşı artık ciddi bir düşmanlık beslemeye başlamış. Kendisinin bir çulu bile yokmuş ama, arkadaşı hem zengin olmuş, hem de güzel bir kızla evlenmiş. Bunları düşündükçe erim erim erirmiş. Mutlaka, bir kötülük yapmak için, fırsat kollarmış.
Günün birinde Gülşah, özürlüleri ziyarete gelmiş. Her birine güzel hediyeler vermiş, nasıl olduklarını sormuş, morallerini tazelemiş. Tam kapıdan çıkacakken, hüsemin kötülüğüne maruz kalmış. Gülşah Hanımın ayağının altına sabun sürmüş.Gülşah Hatunun ayağı kayıp yere düşmüş ve ayağı kırılmış. Keloğlan bu olaya çok üzülmüş. O kadar çok severmiş ki karısını, inlemeleri sırasında, canı çok sıkılmış ve öteki odaya geçmiş. Tam bu sırada, gizliden bir ses duymuş. “Hey merhamet abidesi Keloğlan, eski bir arkadaşındır hanımına bu kötülüğü yapan”.
Devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 11-13-2009, 13:50   #14
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Masalın devamı:

Keloğlan’ı almış bir düşünce. Kim olabilirmiş bu eski arkadaşı? Gece düşünmüş, gündüz düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Oğlunun bu kadar düşünceli olmasından ciddi derecede rahatsız olan anası, şöyle demiş: “Ah benim fakirken zengin olan oğlum, ah benim kendisi saf, talihi ak oğlum, hanımının düşmesine sebep olan, senin eski arkadaşın Hüsem olsa gerek”.
Keloğlan, bu söze gülmüş, “A benim tatlı anacığım, Hüsem, şimdi kim bilir nerelerdedir. Benimle birlikte gitti ve bir daha dönmedi.
Anası Hüsemi tanımıştır aslında. Bu yüzden ısrar etmiş, “Yok oğlum yok” demiş, “Sen hele şu hastaların özürlülerin aslını, esas adlarını, kim olduklarını bir araştır. O zaman gerçeği göreceksin”.
Fakat Keloğlan’ın aklı hâlâ bunu almazmış. Ama, anasının dediğini yapmayı kafasına koymuş, gitmiş özürlülerin bulunduğu binaya.
Gururuyla oynamadan tümünü sorguya çekmiş bey olarak. Sıra gelmiş Hüsem’e.
Hüsem her ne kadar rol yapmışsa da, Keloğlan tanımış. Ama, hiçbir şey dememiş bu konuyla ilgili olarak. Önce gerçekten emin olmak için Hüsem’e sormuş:
“Senin adın ne?”
“Cemal”, demiş Hüsem.
Kafasını kaşımış Keloğlan:
“Bir yanlışın yok değil mi?” demiş tekrar. “Yoo”, diye cevaplamış Hüsem, “Cemal’im ben”.

“Peki nereden geldin buraya, o sünnet şöleni günü, ne işin vardı buralarda?” diyerek iyice işin aslını öğrenmek istemiş. Sesine bir gariplik vererek konuşmuş Hüsem, “Ben bir garibim. Kimim kimsem kalmadı dünyada. Memleketimde iftiraya uğradım. Canımı zor kurtardım. Böyle diyar diyar dolaşıp dururken, sizin köyünüze uğradım. Gerisini biliyorsunuz.
Sinirlenmiş Keloğlan, o kolay kolay sinirlenmeyen Keloğlan. “Peki” demiş “Sen o gün Gülşah’ı düşerken gördün mü?”.

“Tövbe tövbeeel Yine iftiraya uğrayacağım galiba!” diye söylenmiş Hüsem. Bu konuşmaları başından beri dinleyen bir özürlü, dayanamamış, “Beyim demiş, “Beyim bu genç bal gibi yalan söylüyor. Nereden mi bilmekteyim? Gülşah abla, buraya her gelişinde bu gence bir şeyler oluyor. Devamlı takip ediyor. Geçen gelişinde de takip etti ve tam kapıdan çıkarken elindeki sabunu geçeceği yere koydu. Gülşah Abla da düştü ve ayağı kırıldı. Hem gerçek adının Hüsem olduğunu, bize söyledi. Bu huysuz ve hain oğlan baştan ayağa yalancı beyim…”

Keloğlan’ın aklı karışmış.
Bu ihaneti, kendisine nasıl yaparmış? Bir türlü içine sindirememiş. Buna artık dayanma gücü kalmayan Keloğlan, Hüsem’i kovmuş …
Hüsem, utancından köyünde de duramamış ve almış başını gitmiş. O gün bu gündür hala nerede olduğunu bilen yokmuş.

Bu hikayede; arkadaş, dost diye bellediğimiz insanları, hiç riyakarlık katmadan sevip saymalıyız. Hiç bir zaman kötülük düşünmemeliyiz. İyi insanlar olmamamız için hiç bir sebep yoktur. Kalın sağlıcakla...
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 11-14-2009, 22:26   #15
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN İLE HAMAMCI

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kadıncağızın bir oğlu varmış. Herkes bu çocuğu keloğlan diye çağırırmış. Bu ana oğul çok fakir imişler. Yalnız birçok tavukları olduğundan bunların yumurtasını satarak geçinip giderlermiş.
Bir gün tavuklar yumurtlamamış, kadın da oğluna tavuklardan birini satarak ekmek almasını söylemiş. Keloğlan tavuklardan birini alarak, pazara gitmiş ve bir hamamcıya satmış. Fakat hamamcı parayı peşin vermeden gitmeye başlamış. Keloğlan da peşini takip etmiş. Hamamcının eve girdiğini görünce o da hemen arkasından girmiş ve onu gözetleyerek dinlemeye başlamış. Hamamcı tavuğu karısına uzatarak:

Bunu al, iyice temizle, haşlayarak suyuna güzel bir pilav yap, akşamüzeri bir uşak göndererek aldıracağım, demiş ve sokağa çıkarak uzaklaşmış.


Keloğlan bunları dinlediği için akşam üstü olunca hemen hamamcının evine gitmiş.

Bey yemeği istiyor, demiş.

Kadın da tatlısı ile, tuzlusu ile yemek hazırlayarak tepsiye koymuş ve çocuğa vermiş.

Keloğlan tepsiyi alınca doğru kendi evine götürerek annesine tepsiyi uzatmış:

Tavuğu bir hamamcıya sattım. Fakat bana parasını vermeden gitmeye başladı, ben de arkasını takip ettim. Eve girerken arkasından yavaşça girdim ve karısı ile konuşurken dinledim. Karısına, “tavuğu pişir, akşama aldıracağım” dedi. Ben de akşam üstü doğruca gittim aldım, demiş ve yemekleri güzelce yemişler.

Hamamcı, karısının hazırladığı tavuğu iştahla yemek için eve gelmiş, karısına yemek nerede diye sormuş. Kadıncağızın hiçbir şeyden haberi olmadığı için bir uşağın gelip aldığını söylemiş.

Hamamcı kızmış. Kim geldi? Nasıl adamdı? diye karısına sualler sormuş. Kadın da bir çocuğun geldiğini, “efendi yemek istiyor” diyerek alıp gittiğini söylemiş. Hamamcının buna canı sıkılmış, doğruca hamama gitmiş. Diğer taraftan Keloğlan, yemekleri güzelce yedikten sonra annesine:

Şu hamamcıya güzel bir oyun yapalım, teklifinde bulunmuş.

Annesi razı olunca, giyinmiş, kuşanmış, bir kız gibi süslenerek hamama gitmiş, kapıyı çalmış. Hamamcı kapıyı açınca Keloğlan sesini incelterek:

Seninle biraz gizli konuşmak istiyorum, sizin eve gidelim de konuşalım demiş.

Hamamcı güzel kızı görünce razı olmuş, eve doğru gitmeye başlamışlar. Karısı evde yokmuş.

Hamamcı bunun evvela fena bir kadın zannetmiş; bir av buldum ümidiyle sevinmeye başlamış. Eve gelince, Keloğlan:

Gizli bir yer varsa orada konuşalım daha iyi olur, diye adamcağızı kuşkulandırmış.

Hamamcı önde, Keloğlan arkada, evin altındaki mahzene inmeye başlamışlar. Tam merdivenlerin ortasına gelince, Keloğlan hamamcının belinin ortasına kuvvetli bir tekme vurmuş, adamı paldır, küldür merdivenden aşağı yuvarlamış.

Zavallı hamamcı aşağıda inleye dursun, Keloğlan yukarı çıkarak evin her tarafını karıştırmaya başlamış. Pahada ağır, yükte hafif, altına ve gümüşe dair ne varsa, hepsini almış, doğruca evine gitmiş.

Hamamcının karısı eve gelince, bir inleme işitmiş. Çocuklardan biri babasının sesini tanımakta gecikmemiş. Evin içini aramışlar, onu mahzende bulunca oraya nasıl düştüğünü sormuşlar. O da merdivenden aşağı inerken düştüğünü söylemiş.

Kadın, kocasının elinin ayağının tutmadığını, her tarafının hurdahaş olduğunu görünce, hoca aramaya koyulmuş, etrafa haber salmış.

Keloğlan bunu duyar duymaz, hamamcıya bir oyun daha yapmaya karar vermiş. Eline bir çanta almış, şeklini değiştirerek kahveden kahveye “ben cerrahım”, “ben hocayım”, “hastaları iyi ederim” diye dolaşmaya başlamış. Hamamcının arkadaşı da o sırada kahvede olduğu için hemen çağırarak hastanın yanına götürmüş.

Keloğlan, hiç tavrını bozmadan:

Yüksek bir yerden düşmüşsün, demiş, ben seni iyi ederim. Yalnız seni hamama götüreceğim. Fakat, yanımızda kimse olmayacak!

Beraber hamama gitmişler. Keloğlan hamamın kapısını kapamış, adamı güzelce soyarak başını sabunlamış ve kurnada hiç su bırakmamış. Eline geçirdiği bir kırbaçla hamamcıyı evire çevire dövmüş, perişan bir halde yerde bırakarak çıkmış, doğruca hamamcının evine gitmiş:

Hastanız iyileşmiştir. Gidip hamamdan alınız! diyerek hepsini sevindirmiş.

Hamamcının karısı ile çocukları derhal hamama koşmuşlar. Bir de bakmışlar ki, adamcağız daha perişan bir halde taşların ortasında yatıyor. Hepsi birden kederlenerek babalarını alıp eve götürmüşler.

Nihayet, hamamcı bu işi tavukları satan Keloğlan’ın yaptığını anlamakta gecikmemiş. Bir Çare düşünmüş:

Hamamın önüne altın serperek yakalamaya karar vermiş. Keloğlan bunu nasılsa öğrenmiş. Üzerine bir dilenci elbisesi, ayağına da uzun bir çizme giymiş. Çizmelerin altına güzelce katran sürmüş.

Eline bir çanta alarak hamama girmiş, müşterilerden ekmek dilenmiş. Altınlar da iyice çizmelerin altına yapışmış. Oradan uzaklaşmış. Hemen bir kenara çekilerek çizmeleri çıkarmış, altınları çantasına koyarak doğruca eve gitmiş.

Biraz sonra Keloğlan’ı yakalamak isteyenler altınların eksildiğini anlamışlar. Düşünmüşler, taşınmışlar bu sefer şu çareyi bulmuşlar:

Bir deveyi güzelce süslemişler. Tellala vererek çarşıda satılığa çıkarmışlar. Eğer Keloğlan gelirse, hemen yakalamasını tembih etmişler.

Keloğlan bunu da haber almış. Güzelce süslenmiş, bir köylü kızı kıyafetine girerek eline de bir eşeğin ipini almış, çarşıya inmiş.

Süslü püslü devenin yanına giderek tellala hafifçe yüzünü açmış ve gülümsemiş.

Tellal güzel bir kızın kendisine güldüğünü görünce, şaşkına dönmüş, aklı başından gitmiş.

Yanyana gitmeye, konuşmaya başlamışlar. Keloğlan biçimine getirerek eşeğin ipini tellalın eline vermiş, devenin ipini de kendi almış; kalabalıktan faydalanarak kaçmış. Eve gelince deveyi kesmiş, etini kavurmuş, annesine de hiç bir şey söylememiş.

Tellal elinde eşeğin ipi ile dönünce, hamamcı deveyi de Keloğlan’ın çaldığını hemen anlamış.

Kendisine bu sefer hasta süsü vererek deve eti aratmış. Uşaklar mahalle mahalle dolaşarak deve eti sormuşlar. Sıra Keloğlan’ın evine gelmiş. İçeri girerek her tarafı aramışlar. Keloğlan evde olmadığı için annesi devenin başını uşaklara vermiş.

Adamlar başı görünce, deveyi Keloğlan’ın kestiğine iyice kaani olarak kapıya katran sürmüş ve Keloğlan’ı yakaladık diye herkese ilan etmişler.

Onlar gittikten sonra, Keloğlan eve gelmiş, annesine, “bugün eve kim geldi” diye sormuş. Zavallı kadının olan işlerden haberi olmadığından, bütün olanları anlatmış.

Keloğlan, hamamcının kendisini yakalayacağını sezerek bir teneke katran almış, bütün evlerin kapısına sürmüş.

Hamamcının adamları, ertesi gün Keloğlan’ı yakalamak için sokağa çıkmışlar. Bir de bakmışlar ki, her kapıya katran sürülmüş. Tabii Keloğlan’ın evini bulamamışlar… Yakalayamayacaklarını anlayarak bu sefer padişaha haber vermişler.

Padişah, tellallar bağırtarak:

Kimin çok tavuğu varsa alsın yanıma gelsin! diye etrafa emir salmış.

Keloğlan da tavuklarını bir sepete koyarak padişaha götürmeye hazırlanmış. Annesi:

Oğlum, hiç padişahın yanına tavuk gider mi? diye sormuş. Keloğlan:

Sen benim işime karışma! Ona da bir düzen yapayım da görsünler, diye cevap vermiş, tavukları alarak padişahın karşısına çıkmış:

Efendim, Keloğlan benim, işte geldim, demiş.

Padişah, “bu nasıl şeydir” Hem benim karşıma çıkıyor, hem de serbestçe konuşuyor” diye kızmış, Keloğlan’ı zindana attırmış. Tavuklarını da kestirerek pişirtmiş.

Keloğlan, zindandan kurtulmak için düşünmeye başlamış… Aklına bir çare gelmiş. Zindanın kapıcısına bir torba altın vererek:

Bana yarım saat müsaade et, biraz işim var, göreyim de geleyim, demiş. Zindancı izin verince, çıkmış gitmiş. Bir kürk yaptırmış. Her bir tüyüne de bir çıngırak taktırmış, akşamüzeri zindana dönmüş.

Ertesi sabah zindancıya bir torba altın daha vererek bir saat izin almış. Padişahın uyuduğu sırada odasına girerek gizlice karyolasına altın saklamış.

Padişah, derin bir uykuya daldığı zaman, karyolanın altında kürkü giyerek iyice silkinmiş.

Çıngıraklar müthiş bir ses çıkarmışlar, padişah deli gibi uyanmış, “nedir bu” diye bağırmaya başlamış.

Sultan da, bir şeyden haberi olmadığı için, şaşırmış bir vaziyette padişahın yüzüne bakmaya başlamış. İyice etrafı dinlemişler, ses seda kesilince, tekrar yatmışlar. Biraz sonra Keloğlan yeniden silkinmiş.

Bu sefer padişahla sultan çok korkmuşlar. Keloğlan da korktuklarını anlayarak hemen meydana çıkmış, padişahın yanına yaklaşmış. Zavallı padişah, korka korka, “sen kimsin?” diye sormuş. Keloğlan da:

Ben Ezrailim, senin canını almaya geldim, diye cevap vermiş.

Padişah:

Ben ne ettim ki, canımı alacaksın? demiş.

Keloğlan:

Sen benim günahsız kardeşimi aldın, zindana attın; onun için ben de senin canını alacağım, haydi gel buraya! diye korkutmuş.

Padişah:

Hayır!… O senin kardeşin olamaz, ben tavukları çok olan adamı zindana attım, demiş Keloğlan da:

İşte o benim kardeşimdir, demiş. Şimdi hemen onu azat etmezsen senin canını alacağım! Diye üzerine yürümüş. Padişah korkudan titremeye ve:

Tek benim canımı alma da ne istersen onu yapayım. Şimdi kardeşini serbest bırakacağım, diye yalvarmaya başlamış.

Olmaz, şimdi gece, belki korkar. Yarın sabah çıkartır, hamamda yıkatırsın, bir kat güzel elbise giydirirsin. Ortanca kızını da verirsin, ben de senin canını almam! Diye tembih etmiş, odadan hemen çıkıp gitmiş.

Üstünü soyunarak zindana girmiş, yatmış.

Ertesi sabah padişah erkenden kalkmış. Adamlarını göndererek Keloğlan’ı zindandan çıkartmış. Hamama göndermiş, elbiseler yollamış, köşkleri hazırlatmış. Ortanca kızını ona vermiş, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Annesini de yanlarına getirmiş, güzelce yaşamışlar.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 11-14-2009, 23:48   #16
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN İLE SİNCAP DOSTU

Bir zamanlar bir köyde bir kadın ile oğlu Keloğlan yaşarmış. Fakirlikten, açlıktan perişan durumdalarmış. Bazen evde yiyecek hiçbir şey bulunmaz, oğul Keloğlan sepeti alır eline, düşermiş ormanın içlerine. Biraz mantar toplar getirirmiş anasına pişirmesi için.

O gün yine sıkıntılı bir günmüş. Hava sisli ve yağmurluymuş. Keloğlan yine ormana gitmiş. Başlamış mantar toplamaya. Biraz da kendi yemiş. Sonra dinlenmek için oturmuş koca bir ağacın altına. Başını kaldırınca bir sincap görmüş, öylece oturup duruyormuş. Keloğlanı görünce birden daldan inmiş sincap ve ağlamaya başlamış. Kucağına almış keloğlan sincabı, öpmüş, sevmiş sakinleştirmeye çalışmış. “Aaaah, ah” demiş sincap, “Senin gibi bir arkadaş bulamadım şimdiye kadar.”

Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, “gel sana bir iyilik yapayım” demiş. Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, “Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün” demiş.

Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik “sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın” diye konuşmuş.

“Sorun” demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik “O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım” diye sormuş.

“Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar.” Nereden bildiğini sorunca da “say da bak” demiş.Doğru kabul etmişler bu yanıtı.

İkinci soru “Dünyanın tam ortası neresi” biçimindeymiş.
Bunu da “Tam senin ayağını bastığın yer” diye yanıtlamış Keloğlan, “inanmıyorsan ölç de bak!”

Bu da doğru kabul edilmiş.

Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe “hangisi daha ağır bil bakalım” demiş.

“Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır” diye yanıtlamış Keloğlan.

Bu da doğru kabul edilince iki küp altın verilmiş kendisine.

Koşa koşa evine dönmüş Keloğlan altınları anasına teslim edip hemen sincabı aramaya başlamış. Sincabı bulunca onu yine ağlar bulmuş, “Ben” demiş sincap, “Aslında padişahın kızıyım. Fakat bana kötü büyücüler büyü yaptı ve bu hale geldim.”

Ona yardımcı olacağını söylemiş Keloğlan. Ancak sincap “Çok zor” demiş, “Kaf Dağı’na gideceksin, bir ejderhanın olduğu mağaradan zümrüt suyunu alıp getireceksin.”

Kasabadan keskin bir kılıç alan Keloğlan Kaf Dağı’na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş.

Koşarak sincaba dönen Keloğlan’ı sevinçle karşılamış sincapcık. Zümrüt suyunu içer içmez de dünyalar güzeli bir kız olmuş. Birlikte: kızın padişah babasının sarayına gitmişler. Padişah da durumu öğrenince bir deve yükü altın armağan etmiş ona. Anası ile ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir yaşam sürdürmüş Keloğlan ile anası da

derlemelerden alındı.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 11-14-2009, 23:58   #17
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLAN İLE DEVLER

Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş.
Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. İş, güç ne yaparmış, ne de severmiş.
Yaşlı annesi, oğlunun bu miskin, bu tembel huyundan çok dertliymiş. Birçok kereler, yahut sayısız defalar uyarmış, ama Keloğlan hiç aldırış etmemiş, sineklere avlamaya, tavuklara kışalamaya, dev gibi fareleri de kovalamaya devam etmiş.

O kadar tembellik ediyormuş ki, keçileri ile eşeği bile yaylıma götürmemiş, hayvancıklar açlıktan ölmüş.

Yaşlı annesi, artık daha fazla dayanamamış, oğlum, uşağım dememiş, almış eline kocaman bir sopa düşmüş peşine. Neresine gelirse pat pat vurmuş. Neredeyse, Keloğlan’ın kafası kırılmış.

Keloğlan bakmış ki anasının dayaktan vazgeçeceği yok, acımadan öldürecek, canlı canlı da mezara gömecek. Ardına bile dönüp bakmadan kaçıp gitmiş.

Çok para kazanmadan eve dönmeyecekmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, gide gide bir kasabaya inmiş.
Karnı da çok ama çok acıkmış. Parası da ya azmış yahut hiç yokmuş. Bir kocakarının evine varmış, kapısını vurmuş, ekmek istemiş, yemiş… İş aramış, bulamamış, bir güzel de paylanmış. Geri dönmemeye pek kararlıymış ya, ne olur ne olmaz, dağlarda, ormanlarda lazım olur diye düşünmüş. Bir demirci dükkanına varıp, kendine demir bir kılıç yaptırmış. Takmamış beline, almış eline.
O kadar çok yol gitmiş ki, kaç köy, kaç kasaba geçtiğini unutmuş. Çok sessiz ve karanlık bir gecede, bir derin vadiye inmiş. Eli kınılıcında gözü sesteymiş. Bir gürültü ile irkilmiş. Kulak kabartmış, çok korkmuş. Bu sesleri daha önce hiç duymamış. İnmiş daha da aşağılara,gördüğü manzara, az kalsın aklını başından alacakmış. Birçok dev, bir arabadaymış. Durmadan konuşuyorlarmış.

Meğer devler düğün yemeği pişirirmiş. Kocaman kocaman ocakları varmış. Ev büyüklüğündeki kazanların biri indirilip biri bindiriliyormuş. O kadar meraklanmış ki Keloğlan, daha yakından görmek için birkaç adım yürümüş. Her nasılsa devin birisi kendisini görmüş. Demir kılıç yaptırdığına çok sevinmiş. Ama bu kadar dev ile nasıl baş edeceğini düşündükçe, üzülmüş, korkmuş. Korkmakla olmuyormuş, yiğitliği tutmuş.

Kendisine bakınıp duran dev, çok neşeli bir kahkaha patlatmış, bütün dağları dalgalandırmış. Arkadaşlarına dönmüş, şöyle seslenmiş, “Bulduk, bulduk.”

Bir dev, “Ne buldun” diye sormuş. Keloğlanı gören dev, ağzından salyalar akıta akıta, “Bir insan” demiş, “bir insan.” Başka bir dev, pek iştahlı imiş. “Çoktandır insan eti yememiştik. Ayağımıza kadar geldi. Hep birlikte bir “hey” çekmişler, Keloğlanı yemeğe karar vermişler.

Keloğlan, bakmış ki durum ciddi. Kaçsa nereye kaçacak? Dövüşmeye kalkışsa beceremeyecek. “Şunları hele bir korkutayım” diye düşünmüş ve gayet sert bir sesle haykırmış: “Yüreğiniz varsa topunuz birden gelin!”

Devler, yedi dağı titreten bir kahkaha atmış. “Acaba şu zavallı çocuk neyine güveniyor” diyen bir dev, Keloğlan’ın yanına çıkmış, demir kılıcı görünce irkilmiş, arkadaşlarına seslenmiş: “Hey dikkatli olun, Miron Padişahı’nın büyülü kılıcına benzeyen bir kılıcı var.”

Bu sözler üzerine Keloğlan bayağı sevinmiş, hem de yalancı pehlivanlar gibi şov yapmaya, el kol sallamaya başlamış. Bir şeyler daha söylemiş: “Benden hatırlatması devler, acırım size, yazık olur hepinize.”

Devlerden biri biraz alaycı bir dille, “Çok kabadayılık yapıyorsun yavru insan. Eni konu bir kılıcın var” demiş. Keloğlan kılıcını havaya kaldırıp konuşmuş: “Şimdi kılıcımı iki kez sallarsam, hepiniz ölürsünüz. Çünkü zehir saçar.”

Çok korkmuş devler. Birkaç adım geri çekilmişler. Birkaç tanesi kaçıp gitmiş, birkaç tanesi korkusundan yerlere yığılmış.

Bakmış ki söylediği her söz devler üzerinde büyük etkiler yapıyor, şöyle demiş Keloğlan:

“Korkmayın, korkmayın! Eğer dediğimi yaparsanız kılıcımı sallamam.”
Bir dev, “Emriniz olur keloğlan. Hemen söyle ne istediğini. Yapmaya hazırız. Bize dokunma yeter ki. Ne olursun, yiğit delikanlı!

O kadar çok şişinmiş ki Keloğlan, aç karnını bastıra bastıra emir vermiş devlere: “En güzel yemeklerinizden bana güzel bir sofra hazırlayın bakalım. Hadi, durmayın daha öyle karşımda pısırık pısırık. Sallarsam kılıcı, sonunuz olur çok acı.”

Sevinmiş devler, bir de takla atmışlar kocaman kocaman gövdeleriyle. Titrek titrek konuşmuşlar.

“Aman Keloğlan, kılıcı zehirli yiğit oğlan, dokunma bize, hemen sofranı hazırlıyoruz” demişler.

Göz açıp yummaya kalmadan mükellef bir sofra kurulmuş. Karnı çok aç olan keloğlan, sofradaki yemeklerin tümünü yemiş. Biraz da yanına almış öteberilerden. Kalkmış yoluna giderken devlerden biri şöyle demiş: “Ey yiğit, seninle bir pazarlık yapalım mı?”

“Ne pazarlığı” diye sormuş Keloğlan.

“Şu kılıcını bize satar mısın” demiş dev.

Keloğlan ağırdan almış, işi iyice kıymete bindirmiş. “Hoppala… Oldu mu ya şimdi? Siz taşıyamazsınız ki onu.”

“Niçin taşıyamayız ki kılıcı? Biz çok güçlüyüz” diyen bir deve şu karşılığı vermiş:

“Üstelik o kadar pahalıdır ki bu, paranız yetmez.”

Yaşlı dev, “İki küp altına ne dersin Keloğlan” diye sormuş.

Bu öneri çok hoşuna gitmiş Keloğlan’ın. “Nerede altınlar” diye sormuş.

Çok memnun kalan yaşlı dev:

“Biraz ötede, Çengir Vadisi’nin düzlük yerinde” diye tarif etmiş, bir yakut sandık var. Altınlar o sandığın içinde. Bize yasak oralara yaklaşmak. Ama senin için bir sakıncası yok. Git ve al!”

Buna aklı yatmış Keloğlan’ın, şöyle karşılık vermiş:

“Kılıcın ağırlığını azalttım. Özel bir duası var, onu okudum. Fakat zehir saçmasını engellemedim. Kılıcı şuraya bırakıyorum. Ben buradan tamamen uzaklaşıncaya kadar sakın dokunmayın. Çünkü, kokumu alır almaz zehir kusar,benden hatırlatması.”

Devler korkuyla karışık bir duyguyla, “Hay hay emriniz olur Keloğlan, hele yürü git sen” demişler.

Kılıcı yere bırakan Keloğlan el sallayarak çekip gitmiş.

Çengir Vadisi’ne varan Keloğlan, yakut sandığı bulmuş. Hemen omzuna alıp yola girmiş. Keyfinden de türkü söylermiş.

Biz bakalım devlerin haline.

Bir zaman sonra, kılıcı yerden almışlar, bir de bakmışlar ki ne zehir saçıyor ne de kesiyor.

Kandırıldıklarını anlayan devler, bunu hazmedememiş. Bir insan yavrusunun oyununa gelmenin hırsıyla çileden çıkmışlar. Aralarından üç deve görev vermişler. Tutup Keloğlanı getirmelerini istemişler.

Büyük bir intikam duygusu ile Keloğlan’ın peşine düşen devler, gitmiş, gitmiş, ama onu bulamamışlar. Yine devam etmişler, ama biri uçurumdan yuvarlanmış, biri yorgunluktan düşüp ölmüş. Üçüncüsü ise tek başına aramayı sürdürmüş.

devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 11-15-2009, 00:04   #18
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

masalın devamı

Keloğlan hâlâ gidermiş. Islığını da hiç kesmezmiş. Bir ormanlıktan geçerken, bir tilki ile karşılaşmışlar. İkisi de birbirini çok sevmiş. Selamlaşmış, oturup iki laf etmişler.

Tam bu sırada oturdukları yer titremeye başlamış.
“Eyvah” demiş tilki “neler oluyor?”

Hemen, durumu anlamış Keloğlan:
“Korkacak bir şey yok, bir dev bize doğru geliyor.”

Fakat böyle derken tilkiye güvenirmiş Keloğlan. Yoksa korkudan az kalsın düşüp bayılacakmış.
Yer sarsılmaya, havada toz bulutları belirmeye, ağaçlar da sallanmaya başlamış. Dev giderek yaklaşıyormuş. Keloğlan’ın yüzü gözü sararmış. Tilki, acımış arkadaşına. Biraz önce, erkeklik havaları atmasına zaten inanmamışmış. Moral vermek istemiş:

“Buraların kıralı benim Keloğlan, dev tek başına değil ordusuyla gelse para etmez.”

Keloğlan sevinç içinde ellerini çırpmış, tilkiyi kulaklarından tutup sevmiş.

Tilki hesapsız yardım eder mi?

Devin sıcak nefesi alev alev yüzlerini yalamaya başlamış ama, hâlâ tilkide bir hareket yokmuş.

Keloğlan titremeye başlamış. “Etme tilki kardeş” demiş, “kurbanın olayım, kurtar beni şu devin elinden.”

“Ben seni kurtaracağım ama, sen de bana bir konuda yardımcı olacaksın. Anlaştık, değil mi” demiş tilki.

Hiçbir şey düşünemiyormuş Keloğlan.

“O iş o kolay, hadi artık ne yapacaksan yap” diye yalvarmış.

Tilki, havalara bakmış, etrafı dikizlemiş ve öyle bir ulumuş ki yer gök inlemiş. Bir anda yüzlerce tilki etrafına toplanmış.

Bu kadar tilkiyi birarada gören dev, korkusundan olduğu yere yıkılıp ölmüş.
Tilki, yeniden ulumuş, yüzlerce tilki kaybolmuş.
Keloğlanı bir düşünce almış, “acaba tilki yakut sandığı ister miymiş?”
Tilki sitem etmiş, “Hâlâ ne istediğimi sormayacak mısın Keloğlan kardeş?”

Mahçup olan Keloğlan kuşkulu kuşkulu karşılık vermiş, “Sıkıntıdan hep unuttum, buyur seni dinliyorum.”

Tilki anlatmış meramını:

“Şu ileride bir ev ar. Bu evin avlusunda öyle güzel bir tavuk gördüm ki hâlâ unutamıyorum. Bembeyaz başı, altın gibi tüyleri var. Parıl parıl parlıyor. Kırmızı gagalarıyla rüyalarıma giriyor. Kaç defadır denedim, yakalayamadım. Kırk günden beri ortalıkta göremiyorum. Ne yap yap,bu tavuğu bana getir!”

Tilkinin isteğinin yakut sandık olmamasına çok sevinmiş Keloğlan. “İstediğin buysa olmuş bil” demiş hemen gitmiş.

Araya sora,tavuğun sahibini bulmuş Keloğlan. Selam vermiş. Yakut sandığı yere bırakmış.
Tavuğun sahibi sormuş, “Nereden gelip nereye gidersin Keloğlan?”
“Uzaklardan gelip uzaklara gidiyorum” diye cevap vermiş Keloğlan.

Az sonra, çok güzel bir kızın, elindeki ayran tası ile geldiğini görmüş. Çarpılmış, başı dönmüş. Bakakalmış kıza.

Ayranı başına dikmiş, üstüne başına dökmüş. “Hah” demiş, “Ben aradığımı bumdum, altın küpü ve şu güzel kız. Daha ne isterim ki” diye düşünmüş, tavuğusöylemeyi unutmuş.

Ev sahipleri “Bu sandığın içinde ne var” diye sormuş. Keloğlan “altın var” diye yanıtlamış.
Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, bakışları sandıkta kalmış. Mutlaka sahip olmak istemiş.
Keloğlan’ın aklı fikri kızdaymış.

Tilki bekleye bekleye ağaç olmuş, sinirinden ulumuş.

Bunu işiten tavuğun sahibi “avucunu yala” diye söylenmiş.
“Aaaa… vay be” demiş Keloğlan.
“Ne var” diye sormuş adam. “Ne öyle ay, vay deyip durdun?”
“Bir ses duydum” demiş Keloğlan, “tilki sesiydi galiba.”
Asıl niyetini gizlemiş.
Adamın sesi sertleşmiş: “Bıktım usandım bu pis düşmandan. Akşam sabah vurmak için bekliyorum, bir türlü denk getiremiyorum…”
“Tavuğun, horozun çok mu” demiş keloğlan.
“Hiçbiri umurumda değil” diye konuşmuş adam, yalnız beyaz başlı, kırmızı gagalı, altın tüylü bir tavuğum var ki. Tilkinin yüzünden kümeste ölecek. Görsen hele bir Keloğlan, dünyada bu kadar güzel tavuk yoktur.”
“Sat bana” diyen Keloğlan’a şöyle demiş adam:
“Olur ama pazarlıksız yumurta bile satılmaz.”
Keloğlan, “ne istersin” demiş. Adam “sandıkla değişelim” demiş.
Keloğlan, “Çocuk mu kandırıyorsun? Hiçbir sandık altın bir tavuğa verilir mi be adam?”
Adam, “Sen özelliklerini biliyor musun tavuğumun? Ezbere konuşma” demiş.
Meraklanmış Keloğlan: “Sahi mi, ne özellikleri varmış tavuğunuzun?”
“Çok güzel gıdaklar” diye cevap vermiş adam.
“Bir kahkaha atmış Keloğlan. “Gıdaklamayan tavuk mu olur?”
Adam, “İyi ama benimki güzel gıdaklama yarışmalarında hep birinci gelir, çok para kazandım…”
“Bak sen sahiden pek hünerliymiş. Bir gıdaklasın da göreyim” demiş Keloğlan.
Adam başını sallamış: “Şimdi olmaz.” demiş.
Keloğlan, “Neden olmazmış” demiş.
Adam, “tilki pusuda bekliyor, duymadın mı” diye yanıtlamış.
“Doğru, peki zaten kümesten çıkaramıyorsun, sat gitsin baha uygun bir fiyata” diye yeniden üstelemiş Keloğlan.
Adam bu fikre bayılmış, “öyle ya” demiş içinden “kümeste ölüp gidecek.”

Çetin bir pazarlık yapmışlar ve iki kese altına anlaşmışlar. Tavukla birlikte sandığını da alıp yola koyulan Keloğlan, gidip tilkiyi bulmuş, tavuğu teslim etmiş. Çok teşekkür eden tilki, sevinçli sevinçli ormanlara doğru giderken Keloğlan da yakut sandığı omzunda köyün yolunu tutmuş.

Keloğlan’ın bir sandık dolusu altınla geldiğini gören yaşlı anası, çok memnun olmuş, kucaklayıp bağrına basmış. Bir sürü de dualar etmiş. Keloğlan sandığı eve bırakmış. Anasına demiş ki, “Ne istersin ana, söyle de ineyim pazara.” Birkaç yiyecek almasını söylemiş anası Keloğlan’a. O da inmiş pazara. Doldurmuş çuvalları erzakla yüklemiş eşeğine.

Bütün köylüler şaşırmış bu işe. Artık herkes kızını vermek için sıraya girmiş.

Anası da çok sevinmiş ama Keloğlan, “Beni dün fakirken hor görenlerin kızını almayacağım ana, benim gönlüm, kırmızı gagalı, beyaz başlı, altın tüylü tavuğun sahibinin kızında tez hemen istemeye git.”

Anası, giyinmiş, kuşanmış, araya sora kızın babasını bulmuş. “Keloğlan’ın anasıyım, kızını istemeye geldim” demiş.

Adam kızının böyle zengin birisi tarafından istenmesine öyle sevinmiş ki, hiç naz etmemiş, vermiş.” Hemen süslemiş, allamış pullamış, katmış kızını yaşlı kadının yanına. Bütün köyde herkese parmak ısırtan bir düğünle dünya evine girmiş Keloğlan. Çok mutlu bir ömür sürmüş karısı ve anasıyla
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-27-2010, 14:42   #19
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

KELOĞLANIN SAZI

Bizim bilmediğimiz çok eski olmayan zamanların birinde, köylerden şirin mi şirin bir köyde, yaşamakta olan ailelerden biri de Keloğlan ile anasıymış.
Fakirlik adeta yazgılarıymış. Onca yıl, anası bu fakirlikten kurtulmak için çok uğraşmış, ama, bir türlü kurtulamamış.
Keloğlan ne mi yaparmış?
Birkaç keçi ile bir de eşeği varmış. işte her gün, gün doğarken eski püskü evinden çıkar, meralara, çayırlara uzanır, eşeği ve keçilerini bir güzel doyurduktan sonra, türkülerle, şarkılarla evine dönermiş.
Keloğlan’ın arkadaşları, kendisini her gördükle rinde:
- Yaşlı kadının Keloğlan’ı, eşeğinin bile yoktur palanı, diyerek dalga geçerler, bir de kahkahalarla kendilerinden geçerlermiş. Her keresinde, şikayet dilli olarak, bütün bunları anasına aktarınca, işittiği sözler ekseriya şöyle olur muş:
- A benim biricik oğulcuğum, ne yapalım? Bizim de kaderimiz böyleymiş. Gelen giden ne olsa söyler. İnsanların ağzı torba değil ki büzeyim. Üzme tatlı canını, hem de bu ihtiyar ananı.
Keloğlan, bu sözlere itiraz etmiş:
- Hayır ana, arkadaşlarımın lafları çok dokunu yor bana. Yarından tezi yok ineceğim kasabaya. iş bulacağım kendime, çok para kazanıp döneceğim evime. Görsünler neymiş Keloğlan…
Ne yapsın, ne desin anası:
- Peki oğlum, madem öyle düşündün. Bildiğin gibi yap, ama, beni de unutma. Yolun açık olsun.
Vurmuş kasabaya Keloğlan. Tuvalete gitmiş, bekçinin yerinde olmadığını görmüş. Fırsatı değerlendirmiş. Gelenlerden aldığı parayı cebine atmış. On beş kuruş, para kazanmış. Bir miktar yiyecek ve yün almış. Evine gelmiş.
-Al ana demiş. İşte yiyecekler, şu da yün. Bu yünü eyice bir eğir, çorap yap da satayım.
Şikayetlenmiş anası.
-Gözlerim görmez oldu Keloğlanım. Yapamam vesselam.
Çaresiz kalmış Keloğlan. Anasının haline acımış ve üstelememiş. Köydeki arkadaşlarının alaylarını düşünerek üzülmeye başlamı. Bir ara kafasını kaldırmış ve;
-Ne üzülürsün oğlum Keloğlan. Akıl her bir zorluğu yener. Ben eğer Keloğlansam, bu fakirlik belasından aklımı kullanarak kurtulacağım demiş.
Başlamış tasarılar kurmaya ama çaresiz! Kurduğu hiçbir tasarı yaşama geçmiyormuş. Ama Keloğlan bu ya; hırslanmış “koparacağım, yeneceğim” dermiş.
Günlerden birgün, akşamlardan bir akşam, köylerinde bir düğün yapılacakmış. Keloğlan anasından izin asarak düğün evine gitmiş.
Bir delikanlı elinde sazı çok güzel türküler söylüyormuş. Onu dinleyenlerin çok keyiflendiğini ve bu mutluluk sonrası delikanlıyı bahşişle ödüllendirdiklerini görmüş Keloğlan.
-(kendi kendine) Vay anasını ha! Kocca bir mahrama para tomarladı maşallah! Güzel iş. Güzel iş ama! Nasıl çalınır bu saz? Fakirliğimizin sonunu bu saz getirebilir ama sazı nereden, neyle alacağım? Haydi aldık, nasıl çalacağız bu mereti? Diye düşünüp durmaya başlamış. Düğünde eğleneceğine düşünerek üzülür olmuş.
Keloğlan hemen evine dönmüş ve bahçelerindeki kuru dut ağacının en kalın dalını kesmiş ve sabahın erken saatinde saz ustasının yanına varmış.
-Ustam, büyük hayır alırsın, bana bir saz yapıver demiş.
-Paran ver mı?. Diye sormuş usta.
-Vallahi beş param yok ustam. Demiş Keloğlan.
-Para yoksa, saz da yok o zaman, haydi yaylan bakalım. Demiş usta.
Keloğlan üstelemiş.
Birkaç dut dalı daha getireyim sana demiş.
Usta kafasını kaşıdıktan sonra;
-İyi. Üç gün sonra sazını gel al ama gelirken dut dallarını getirmeyi unutma demiş.
Hoplaya zıplaya çıkıp gitmiş keloğlan. Eline geçirdiği sopalarla saz çalma denemeleri yapmaya başlamış. Üç gün sonra dut dallarını alıp saz ustasının yanına varmış bakmış ki, gelin gibi bir saz kendisini beklemekte! Almış hemen eline tangur tungur tellere dokunmaya başlamış. Usta gülmeye başlamış. Keloğlan içerlemiş.
-Ey en büyük usta sazcı, gel de bana acı, bunu öğrenmektir derdimin ilacı. Kurbanın olayım şu sazı çalmasını bana bir öğret.
Usta kafasını kaşımış kaşımış ve;
Ulan Keloğlan. Anan kandilde doğurmuş seni. Bugün iyi günümdeyim bilesin. Otur bakayım şu dizimin dibine ve çok dikkatlice izle beni demiş.
Saz çalmayı kısa sürede öğrenmiş Keloğlan. Öğle bir öğrenmiş ki, elinden düşürmez olmuş. Sabah akşam keçileri gütmek için sazının tellerine vurup eğlenir olmuş.
Tabi bu arada köydekiler Keloğlanla alay etmeye devam ediyorlarmış. Keloğlan kendisiyle alay edenlere şöyle söylemiş:
Gülün ey insanlar siz gülün
Ne getireceği belli olmaz yarınki günün
Gülün ey insanlar gülün
İyi bir saz ustası olayım da görün.
Sabrın sonu selamettir.
Keloğlan artık sazını konuşturmaya başlamış ve düğünlere gitmeye başlamış. Ama onu çekemeyenler sazının hakkını veren keloğlanla alay etmeye devam etmişler. Keloğlan altta kalır mı? Başlamış sazıyla taşlamaya:
Alay etmeyin öyle benimle
İşim olmaz artık sizinle
Sazımı aldım bakın elime
Usta parmaklar hak eder,
Paraları atacaksınız önüme
Bu sözleri duyan köylüler başlamışlar kahkahalarla gülmeye. Keloğlan sinirlenmiş bir an. Başlamış yanık yanık türkülerine.
Ben bir garip Keloğlanım
Eşşeğimin yok palanı
Varım yoğum doğruluktur
Hiç de sevmem ben yalanı.
Keloğlan döktürdükçe döktürmüş. Duygulanan köylüler başlamışlar Keloğlana bahşiş vermeye. O kadar çok bahşiş toplamış ki, ceplerine sığmaz olmuş paralar. İşi bitince kalkıp doğruca anasına koşmuş. Tüm parasını dökmüş anasının önüne. Kadın bir sevinir olmuş ki, sormayın. Artık düğünlerin değişmez sazcısı olmuş Keloğlan.
Günlerden bir gün anası oğluna dert yanar olmuş.
-Artık zenginleştik be oğul. Benim gözlerim doğru dürüst görmez, elim ayağım tutmaz oldu. Bir gelin getirsen de, ben de biraz rahat yüzü görsem olmaz mı?
Keloğlan bakmış anasına ve acımış.
-Benim öyle biri yok aklımda ana, senin varsa söyle demiş.
-Anası; Küpçü Alinin kızı tam bize göredir demiş.
-O olmaz ana! Diye karşı çıkmış Keloğlan. Olmaz ana, Küpçü Ali çulsuzun biridir. O dediğin kızı sana gelin, kendime karı yapamam demiş.
Anası boynunu bükmüş:

Devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-27-2010, 14:43   #20
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

-Ah kel oğlum keltoş oğlum. Davul dengi dengine vurur. Zengin kapısı bize açılmaz ey oğul. Durumumuza bak da gör halimizi. Hayaller karın doyurmuyor demiş.
Anasının çok üzüldüğünü gören Keloğlan:
-Peki demiş. Öyle olsun, senin gönlünce olsun gayrı demiş.
Anası belini tuta tuta gitmiş Küpçü Alinin kapısın tıklamış.
-Allahın emri, peygamberin kavli ile kızını oğluma eş, kendime gelin yapmaya geldim demiş.
Küpçü Ali kötü kötü sırıtmış.
-Bak sen bizim Keloğlanın anasına! Var git işine be kadın. Yemeğe ekmeğiniz yok, bir de gelmiş kızımı istiyorsun…
Bu sözleri kapı aralığından duyan kız çok üzülmüş. Çünkü bir düğünde saz çalıp türkü çığırırken gördüğü Keloğlana aşıkmış. Babasının korkusundan ses çıkaramamış gariban.
Keloğlanın anası süklüm püklüm dönmüş evine. Keloğlan anlamış olumsuzluğu:
-Nedir bu halin ana, vermediler mi kızı? Diye sormuş.
Anası ağlamaya başlamış:
-Kovdu beni, sen önce o aç karnını doyur dedi oğul demiş.
Keloğlan hiç üzülmemiş. Beklesin bakalım küpçü Ali, zenginlik nasıl olurmuş ona göstereceğim demiş ve eşeğini çıkarmış ahırdan, vurmuş sazı omzuna, öpmüş anasının elini ve almış duasını. Binmiş eşeğine , düşmüş yollara.
Tam Küpçü Ali’nin evinin önünden geçerken, bir türkü tutturmuş:
İyi dinle Küpçü Ali
Bugün günlerden salı
Hor gördün beni ve anamı
Anlayacaksın biraz bekle zamanı
Fakir deyip kızını vermedin
Güya kendince kibirlendin
Küçük gördün beni ve anamı
Anlayacaksın biraz bekle zamanı
Küpçü Ali, peşi sıra bakınıp homurdanırken, kızı, bostandan kederli kederli seyretmiş Keloğlan’ı. Bakakalmış öylece…
Köyünden çıkan Keloğlan, gitmiş gitmiş, eşeği yorulunca inmiş, yularından tutmuş, yolu çok uzakmış. Kimsenin bilemeyeceği kadar çok bir zaman yol almış. Yollarda görenler, “bir garip oğlan, kim bilir hali ne yaman, elinde var bir sazı, yüzünde görünüyor bir sızı derlermiş.
Haftalar mı desem, aylar mı, belki de yıllar mı; vara vara kocaman bir şehre ulaşmış Keloğlan.
Şehir mehir dememiş, zaten bağrı hasretten yanarmış, almış sazı eline, vurmuş garip garip teline, asılmış en güzel türküsüne. Bir sarayın önünden geçermiş ama, nereden geçtiğini bile bilmezmiş. Giderek sesi açılmış ve herkesi meraklandırmış.
Padişahın kızı, pencereye yanaşıp sesli sesli türkü söyleyen yabancıya dikkatle bakmış.
Şöyle bir türkü söylermiş o anda Keloğlan:
Kocakarı bir anam var,
Birkaç tavuk bir de inek,
Her gün konar kel kafama,
Evsiz kalmış birkaç sinek.
Keloğlanım budur özüm,
Haram malda yoktur gözüm,
Garip hakkı yiyenlere,
Elbet vardır birkaç sözüm.
İnce gönüllü, dünyalar güzeli prenses bayılmış, sanki kendinden geçmiş…
Hem de güneşin vurup ayna gibi parlattığı kel kafası, öyle hoşuna gitmiş ki, sorulmasın. Bir demet kırmızı gül atmış, o da Keloğlan’ın kel kafasına düşmüş.
Keloğlan yukarı kaldırıp başını, bir de ne görsün! Periler kadar güzel bir kız kendisine bakmıyor mu? Üstelik birde el sallıyormuş. Utana sıkıla keloğlan da karşılık vermiş. Sultan kız çekilmiş pencereden.
-Galiba gündüz düşü gördüm, diye yürümüş gitmiş Keloğlan. Bir zaman sokak aralarında dolaşmış, olmuş akşam. Nerede kalacak Keloğlan? Bulmuş bir han. Bir çorba içip kendine gelmiş. Aklına ateş koymuş Sultan kız.”Ham hayaldir benimkisi” diyerek almış sazını eline, vurmuş garip garip sazın teline. Hancı duymuş sazın hüzünlü sesini ve gelmiş Keloğlanın yanına:
-Ey yabancı oğlan, eli sazlı, gönlü yanık oğlan. Nerden gelir, nereye gidersin? Aşık mısın, gezgin misin; Kaçak mısın, göçek misin, nesin? Diye sormuş.
-Sağ olasın hancı baba. Derdim çoktur hangisini anlatayım. Buraya gelir gelmez bir kor düştü yüreğime, bir dert yüklendi garip gönlüme demiş.
-Derdini söylemeyen derman bulamaz oğul demiş hancı. Yoksa bir kıza mı tutuldun, görürüm ki, halin çok yaman.
-He ya! Diye içerlemiş. Ama ham hayal benimkisi demiş.
Nedenini sormuş hancı:
-Niye bu kadar ümitsizsin Keloğlan? Ümit olmadan yaşanmaz, bilmez misin?
Başlamış anlatmaya Keloğlan:
-Saray penceresinden bana bakan kim olabilir Hancı Baba? Olsa olsa bir sultandır değil mi ya? Gül attı, düştü kel kafama. Sandım ki, bir peri kızı girdi rüyama.
Hancı ürkmüş bu sözler karşısında:
-Olacak iş mi bu yahu! Çok şanslıymışsın be oğul, sultanı aşık etmişsin kendine! Şimdiye kadar o kimseye gül atmamıştır, ben çok iyi bilirim demiş.
Yine ümitsiz konuşmuş Keloğlan:
-Kel kafam tuhafına gitmiştir sultanın, niye aşık olsun ki. Belkide bilmeden elinden düşürmüştür gülü.
Hancı merhametli biriymiş ve şöyle demiş:
-Bu handa istediğin kadar kalabilirsin Keloğlan. Yemek de yiyebilirsin. Senden para pul almayacağım.
Hoşnut olmuş Keloğlan. Günlerini saz çalarak sarayın etrafında dolaşarak geçirir olmuş. Sultan da her defasında gizlice onu izlermiş. Koca padişah kızını bir keloğlana verir mi? Diyerek umutsuzluğa düşermiş. Ama Sultanın yüreği de Keloğlan için yanıyormuş. Öyle bir yanıyormuş ki, geceleri uyuyamaz olmuş. Keloğlanın sazının sesini her duyduğunda kahrolurmuş ama kimselere derdini anlatamazmış.
Ne gariptir ki, Sultan kızın padişah babası ölmüş. Sarayda kır gün kırk gece yas tutulmuş. Kırk gün yastan dolayı saz çalamamış Keloğlan. Yani sultanına kendisini gösterememiş. Kırk günün bitiminde sazını sarayın etrafında yeniden konuşturmaya başlamış keloğlan. Saray görevlileri durumdan şüphelenip tutmuşlar Keloğlanı, çıkarmışlar vezirin huzuruna. Sormuş vezir:
-Söyle bakalım kimsin sen, ne gezinip durursun buralarda? Deli misin, divane misin, casus musun? Diye sormuş.
Keloğlan kel başını bir kaşımış, iki kaşımış, ağzını, burnunu eğip bükmüş ve nihayet cesaretini toplayıp konuşmuş:
-İşte gördüğün gibiyim vezir hazretleri. Uzaklardan, çok uzaklardan gelmiş garip bir keloğlanım. Gördüğünüz gibi bir eşeğim, bir de sazım var. İş arıyordum kendime.
Vezir sakalını sıvayıp:
-Ne işten anlarsın ki, be çocuk? Diye sormuş.
Keloğlan gözlerinin içi gülerek cevap vermiş:
-Saz çalar türkü söylerim, daha ne olsun ki?
Vezir memnun olmuş:
-Güzel çalar mısın sazı? Diye sormuş.
Keloğlan:
-Aşkı dillendirir, derdi küllendiririm haşmetli vezirim demiş

Devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Tarz

Yetkileriniz
Konu Açmaya Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Fikirmeydanı Kuralları
Hızlı Erisim


24 Saatlik Zaman Dilimi +2. Şuan Saat: 16:42.


vBulletin® Sürüm 3.8.4
Telif ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd. Türkçü Toplumcu Ağalanı'nın tüm hakları Türk Milleti'ne aittir. Kaynak göstererek alıntı yapmak serbesttir.
Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56