Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı  

Geri git   Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı > Toplumu Bilinçlendirme Çabaları > Edebiyat(Şiir bilen Öyküler)

Cevapla
 
Seçenekler Tarz
Eski 02-27-2010, 14:44   #21
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

-Öyle isen sana esaslı bir iş çıktı demektir Keloğlan. Sultan kız, Padişah Efendimiz öleli beri ne gülüyor, ne de konuşuyor. Onu neşelendirme görevini veriyorum sana. Becerirsen büyük ödül seni bekliyor. Beceremezsen cehennem vadisine attırırım seni ona göre demiş.
Keloğlan hemen sazının tellerine vurmaya başlamış. Sazın sesini duyan sultan sevinçten havalara uçuyormuş. Sultanın sevinci vezire kadar gelmiş. Vezir Keloğlanı hemen saraya yerleştirmelerini emretmiş. Keloğlan birkaç gün sultanı görememiş. Bir akşam üstü sarayın bahçesinde bir ağacın dibine oturup, başlamış sazının tellerine vurmaya.
Bir eşeğim var bir de sazım
Hiç kimseye geçmez nazım
Açlık fakirlik benim kötü yazım
Aklımın diliyse sazım,
Bana bir saray kızı lazım…
Keloğlanın kendisine naz yaptığını anlayan sultan beklemiş ki yanına gelsin, aşkını söylesin, evlenme teklifi yapsın ama nerede! Çünkü bizim garip Keloğlan utanıyormuş. Bu yüzden sultanın yanına bir türlü yaklaşamamış. Hizmetçi kızlardan birisini yanına çağıran sultan:
Git şu Keloğlanı tut kolundan getir bana diye emir vermiş.
Keloğlan utana sıkıla gelmiş sultanın yanına:
-Buyurun sultanım beni emretmişsiniz, işte geldim demiş.
Sultan:
-Bak Keloğlan. Çok düşündüm taşındım ve seninle evlenmeye karar verdim. Vezir sana ne istediğini soracak. Sultanı istiyorum de, tamam mı? Demiş.
Bu sözler karşısında Keloğlan kendi kaba etini çimdiklemeye başlamış. Çünkü kendini rüyada sanıyormuş. Çok zaman geçmemiş ki, vezir hazretleri Keloğlanı huzura istemiş.
Vezir Keloğlana sormuş:
-Söyle bakalım Keloğlan. İşinin hakkını verdin ve sultanı iyi ettin. Bundan böyle burada işin bitti. Karşılık olarak ne istersin?
Hiç tereddüt etmeden:
-Sultanla evlenmek istiyorum demiş Keloğlan.
Vezir önce şaşırmış biraz:
-Sultanı mı istersin? Sultan da seni ister mi peki? Eğer sultanın senden haberi yoksa kelleni kaybedersin. Demiş vezir. Akıllı ve merhametli bir insanın söyleyeceği sözleri duyunca Keloğlan rahatlamış.
-Sordurun isterseniz Sultanımıza, beni istemezse bu kel başım feda olsun demiş.
Sultan hiç itirazsız kabul edince vezir derhal düğün hazırlıklarına başlansın demiş.
Keloğlan sultanı bir kenara çekip:
-Düğünden sonra benim köyüme gidelim diye söylemiş.
Sultan bu teklif karşısında hemen suratını ekşitmiş. Hemen ret cevabı vermemiş ve:
-Güneş doğarken kararımı sana söylerim demiş.
Sabah güneş doğarken keloğlana cevap vermiş sultan:
-Şehzade ağabeyim duyarsa saraydan ayrılacağıma kıyametler koparır. Hem Validemiz de kati surette izin vermez. Yani anlayacağın bu evlilik böyle gerçekleşmez demiş.
Keloğlan ısrar etmiş:
-Yıllarca köyümdekilerin alaylarını dinledim durdum sultanım. Bir dut dalının hikmetiyle sazımın tellerinde hayat buldum. Azmettim ve rüyama kavuştum. Ama sen benim umutlarımı kırdın. Yaşlı anasının gönlünü kırdı, evine gelin getirmek yerine gitti saraya kapılandı derlerse ne olur benim halim sultanım demiş.
Sultan, Keloğlanın haklı sözleri karşısında çok duygulanmış ve derhal anasının yanına gitmiş. Annesi bu işin olamayacağını ve sarayı asla terk edemeyeceğini söylemiş. Bu olay vezire kadar ulaşmış. Vezir bu olaya güzel yaklaşarak bir çözüm sunmuş valide hanıma:
-Mademki bu birbirlerini seven iki insanın istekleri var, her ikisinin de istekleri yerine getirilsin. İlk düğün Keloğlanın köyünde yapılsın, sultanımız Keloğlanın anasının evine gelin olarak insin. Sonra analarını da alıp saraya dönsünler. Diyerek olaya çözüm göstermiş. Keloğlan bu çözümü olumlu karşılamış ve tutmuşlar keloğlanın köyünün yolunu. Köyde ihtişamlı bir düğün yapılmış. Köylüler yaptıkları alaylardan utanmışlar ve birer birer Keloğlandan özür dilemişler. Küpçü Ali başını yere eğerek çok büyük bir hata yaptığını söylemiş. Düğün dernek bittikten sonra dönüş için hazırlanırken Keloğlan kurumuş dut ağacının yanına varmış. Yanında bulunan köyün genç delikanlılarına kuru ağacı işaret ederek:
-İşe yaramaz diye yüzüne bakmadığımız bir şeyin nelere kadir olduğunu unutmayın arkadaşlar. Bu kuru ağaç bana ses oldu, azmimi yüceltti. Ama bunu anlamak için aklın çalıştırılması gerek. Siz siz olun, kimseyi küçük görmeyin, kimseyle alay etmeyin. Küçümsediğin taş, yarar baş. Bunu hep böyle bilin. Diyerek saraya geri dönmüşler ve sultanla beraber mutlu bir yaşam geçirmişler.
Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…

Derleyen: M.G
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-27-2010, 15:05   #22
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

ŞİFALI SU
Bir varmış, bir yokmuş. Köylerin birinde Keloğlan ile yaşlı anası varmış. Çok da fakir yaşantıları ile, büyük sıkıntı içindeymişler ama, gönülleri tok olduğu için, huzurluymuşlar.
Aklı epey yavanmış Keloğlan’ın.
Bu yüzden, annesinin verdiği işleri doğru dürüst göremez, çoğunlukla unutur, dolayısı ile de çok ağır sözler işitirmiş annesinden.
Bir zaman gelmiş ki, artık evde yiyecek namına hiçbir şey kalmamış. Yaşlı kadın, bir çare, bir çare derken, tavuklardan birini oğluna sattırmaya karar vermiş. Zaten topu topu üç tavukları varmış.
Anası şöyle demiş:
- Aslan Keloğlanım, verdiğim her işi hemen unutan oğlanım, al şu tavuğu da, götür pazara satıver. Evde yiyecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Yeteri kadar öteberi al da gel.
Tavuğu alan Keloğlan, şen şakrak bir yürüyüşle, gitmiş pazara.
Birisi, kendisi gibi tavuk satarmış. Birkaç tane de tavuğu varmış. Keloğlan’ın bir yere gitmesi gerekiyormuş. Tek tavuğunu, bu adama emanet etmiş:
- Tavukçu emmi, benim işim çıktı. Az sonra döneceğim. Sakın ben gelmeden satma.
- Tamam diye söylenmiş adam, yalnız, çok bekleme derim sana.
Aceleyle uzaklaşıp giden Keloğlan, işini hemen görmüş ve tekrar tavuklarının bulunduğu yere gelmiş. Fakat birden bire şaşırmış. Çünkü ne tavukçu, ne de tavuklardan hiçbir eser yokmuş.
Keloğlan, anasına ne cevap vereceğini düşünmeye başlamış. Neredeyse korkusundan eve gidemezmiş. Ama başka da yapacağı ne olsunmuş? Dönmüş evine eli bomboş olarak.
Tabii ne olmuş?

Anası, bir güzel dayak atmış,Kara günler sürüp gidermiş. Ama, safmış ya bizim Keloğlan, öyle dert edindiği yokmuş sefil sefil yaşantılarını.
Yine anasından gelmiş şöyle bir öneri:
- Keloğlan, sana iyi bir iş bulmamız gerekir. Bir komşumuzun tarlası çok fazla. Bir tanesini yancı olarak istesek, çalışır mısın?
- Hay hay anacığım, elimden geldiği kadar çalışırım.
Bunun üzerine tarla sahibi ile görüşmüş anası ve yancı olarak ekme iznini almış. Hemen oğluna vermiş azık torbasını, doğru tarlaya göndermiş.
Günlerce çalışmış Keloğlan ve tarlayı bir. baştan bir başa sürmüş, tarla sahibinin öküzleriyle. Buğdayı serpip üstünü topraklamış …
Gel zaman git zaman aylar dönmüş hasat zamanı gelmiş. Yine tek başına kalmış kocaman tarlada. Terlere boğula boğula ekini biçmiş bir yere yığmış.
Akşam olmuş, evine dönmüş Keloğlan:
- Ana demiş, görevimi yaptım. Ekinleri biçtim, bir kenara yığdım.
Sinirlenmiş anası:
- Ah oğlum, sen de hiç akıl yok mu?
Keloğlan “Olmaz mı ana, hem de çok…”
Anası, “Oğlum, nerede sende akıl, hiç ekin biçilir de gece yüzü tarlada bırakılır mı?
- Niye ana?
- Oğlum, saf oğlum, çalarlar çalarlar …
Keloğlan, kendi kel kafasına bir şaplak atmış:
- Eyvah, hiç aklıma gelmedi. Hemen gidip alıp geleyim.
- Hey Allah’ım. Oğlum, gece şimdi, gece. Ekin getirilmez bu karanlıkta, yarın sabah gün doğmadan gidersin.”
Sabah olur olmaz, daha gün doğmadan buğday tarlasına giden Keloğlan, gördüğü durum karşısında çok üzülmüş. Çünkü, ekinler olduğu gibi götürülmüş. Neşesi kaçmış, türkü bile söylemekten vazgeçmiş… Köyün içine girmiş, herkesin kapı önlerini tek tek bakıp kontrol etmiş.
Birkaç kadın, Keloğlan’ın ne aradığını sormuşlar o da “ekinlerimi tarladan çalmışlar, ben de bakıyorum” diye konuşmuş.
Kadınlardan biri, “Sen ne abuk sabuk bir oğlansın, utanmıyor musun bizi hırsızlıkla suçlamaya” diye bağırmış..
Keloğlan, “Hem suçlu, hem güçlüsünüz. Ekinimi çalanları biliyorsanız, söyleyin. Bilmiyorsanız susun bari” diye çıkışmış.
Bunun üzerine, kadınlar ellerine geçirdikleri sopalarla Keloğlan’a başlamışlar dayak atmaya. Keline keline vurmuşlar Keloğlan’ın. Sonra da öldü diye bırakmışlar. Bir zaman sonra, kendine gelen Keloğlan, üstünü başını silke silke hem yürümüş, hem ağlamış. En çok da anasından korkarmış.
Bir ihtiyar çıkmış karşısına. Bembeyaz sakalları varmış. Bir süre merhametli bakışlarla Keloğlan’ı süzmüş, sonra şöyle söylemiş:
- A benim toy çocuğum, nedir derdin? Yara bere olmuş her tarafın. Anlatıver hele güzel oğlan…
Zaten, içini dökmek isteyen Keloğlan, bu fırsatı değerlendirmiş:
- Halim çok kötü Nur Dede, annem beni bekler evde, hiçbir şey kalmadı elde. Şansım iyi gitmiyor. Pazara, tavuk götürüyorum çalıyorlar, ekin biçiyorum aşırıyorlar, şaşırdım kaldım.
Nur yüzlü ihtiyar, şöyle konuşmuş, “Bundan sonra şunu yapacaksın toy oğlan. İki tavuğunuzdan beyaz başlı olana ayda bir kere ‘Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık’ de. Yalnız, bu sırrı kimseye söyleme, bir de anan bilsin.”
Teşekkür etmiş ve evine gitmiş Keloğlan.
Anasını daha kim durdurur, kim sakinleştirebilir? Küplere binen kadın, “Vah benim aptal oğlum vah… Sen hiç akıllanmayacak mısın “ demiş.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-27-2010, 15:13   #23
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Eline geçirdiği bir odunla Keloğlan’ı kovalamaya başlamış, Keloğlan kaçmış, anası kovalamış, evin etrafını tamamen dönmüşler. Çok yorulmuş anası ve soluksuz düşmüş evin kapısına.
Keloğlan, bir yandan da şöyle konuşurmuş, “Vurup durma bana ana, yakında altın vereceğim sana, şimdi inanmayacaksın belki de, lakin göreceksin gelecek ay geldiğinde”…
Bu sözler kadını hiç tatmin etmemiş: “Hadi oradan, beni bir de kandırmaya utanmıyor musun?”
Keloğlan, ne dediyse de inandıramamış. Nur yüzlü ihtiyarla olan konuşmasını da anlatmış ama, anası, “Bu bir masal”, demiş. Neyse ağzım burnum derken, gelecek ay olmuş.
Keloğlan’ın neşesi yerine gelmiş. Kümesin önüne varmış, beyaz başı, tavuğu yakalamış. “Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık”, demiş. Beyaz başlı tavuk, birkaç kere gıdaklamış ve on altın yumurtlamış. Anasının gözleri fal taşı gibi açılmış, rüyalarda gezindiğini sanmış. Hep saflığından dolayı, işleri iyi göremeyen Keloğlan’ı alıp kollarının arasına, öpüp sevmiş, sonra da şöyle demiş:
“Oy anasının akıllı oğlancığı, öpsün seni anacığın. Artık fakirlik bitti. Yalnız bunu kimseye söyleme, boş boğazlık etme”.
Sonra pazara koşmuş Keloğlan, istediği kadar yiyecek alıp dönmüş köyüne. Bir sonraki ay gelmiş. Beyaz başlı tavuk yine on altın yumurtlamış. Böyle birkaç sene bolluk içinde yaşamışlar. Köyde İskender adında bir adam varmış. Çekemezin, hasedin tekiymiş. Her nasılsa beyaz başlı tavuğun ayda bir kere altın yumurtladığını öğrenmiş.
Birçok yöntem denemiş, utanmamış, sıkıImamış, tavuğu aşırmak için çok uğraşmış, Fakat becerememiş. Ya tavuk gıdaklamış, ya kocakarı birdenbire evin önüne çıkmış veya Keloğlanla karşılaşmış. Olmamış işte. Düşünmüş taşınmış, Keloğlan’ı kandırmaya karar vermiş. Günlerce Keloğlan’ı takip etmiş, en uygun yerde yakalamış:
“Keloğlan, sana bir şey söylemek istiyorum”, demiş.
“Allah Allah, demiş Keloğlan, senin benimle ne işin ola ki İskender Emmi hayrola”…
“Bir tavuğa ihtiyacım var”, diye belirtmiş isteğini. Keloğlan’ın çok tuhafına gitmiş, gülmüş de. “Memlekette tavuk mu kalmadı emmi, var git işine hele”, diyerek bir de çıkışmış adama Keloğlan. Hemen ne cevap vereceğini düşünmüş İskender. Bulmuş da:
- Beyaz başlı tavuklara bayılırım. O da sadece sende var.
“Yani benim beyaz başlı tavuğumu mu istiyorsun?”
İskender, “Bedava istemiyorum, alacaksın paranı, vereceksin beyaz başlı tavuğumu” demiş.
“Bende satılık tavuk yok”, diye direnmiş Keloğlan. “Çok büyük para vereceğim Keloğlan. Ananla yıllarca bolluk içinde yaşayacağınız kadar büyük para. Hadi, yeter artık, daha da naz etme, kelini öpeyim, gözünü seveyim, beyaz başlı tavuğu göreyim” diye diretmiş İskender.
Fakat, Keloğlan’ın hoşuna gitmiş, çok para lafı. Bayağı meraklanmış, hem de sormuş, “Para, çok para dediğin ne kadar İskender Emmi? Uzatmayalım, pazarlık yapmışlar, bir tavuk fiyatının 400 katı para karşılığı, Keloğlan, beyaz başlı tavuğu anasından gizli olarak adama vermiş. Birkaç gündür beyaz başlı tavuğu göremeyen Keloğlan’ın anası, feryadı basmış. Oraya bakmış bulamamış, buraya bakmış görememiş, siniri tepesine çıkmış.
“Ah Keloğlan, vah Keloğlan, kara günler kapıda oğlan, beyaz başlı tavuk nerede? Acaba tilki mi kapıp götürdü? Keloğlan gerçeği söylemiş. “Oldu bir kere ana”, demiş. Sattım bir kere. Hem de 400 tavuk parası aldım. Belini tuta tuta bir sopa kapmış yaşlı kadın, Keloğlan’ın peşine düşmüş. Ahıra girmiş Keloğlan, ardından anası. Dört dönmüşler. Kadının feri kesilmiş, sopayı bırakmış. Olduğu yere devrilmiş. Keloğlan, anasına çok acımış, İskender Emmisine gıcık kapmış, o hırsla evden kaçmış, gide gide köy dışına çıkmış. içli içli ağlamış… Derken, Nur Dede, karşısına çıkmış.
“Ah toy evladım, ne var yine? Nedendir böyle içli içli dertlenişin? Dök derdini bana, bir çözüm bulayım sana”.
Dökmüş içini Nur Dede’ye, “Şansım bir türlü yüzüme gülmüyor Nur Dede. Anam ağlıyor evde, bakamaz oldum yüzüne. Kendime değil, yaşlı anama acıyorum, yaptım bir kere hata, binip gideceğim buralardan yağız bir ata”. Çok acımış Keloğlan’a Nur Dede. “Anan için bir yol daha göstereceğim sana. Sizin evin aşağısında, bir su gözesi var. Çok şifaIı bir sudur, haberin ola. İnce (verem) ve taun (veba) hastalığına çok iyi gelir. Su satarak anana bakarsın. Yalnız, bu kere akıllı ol, kimseye bahsetme.”
Böyle demiş adam ve bir anda kaybolmuş. Keloğlan, koşa koşa eve gelmiş. “Ana, kurban ana, bir müjdem var sana. Oralı olmamış anası.
“Yine canımı sıkma be Keloğlan. Senin müjdenden ne olur? Bu saflık sende olduktan sonra, ne desen boş …
Keloğlan, “Öyle deme ana, bu sefer kimseye söylemeyeceğim” demiş. Anası, “Neymiş? Hadi gevezelik etme de söyle şu müjde dediğin şeyi”.
Başlamış anlatmaya oğlu. “Bizim şu aşağıda bir su gözesi var ya ana, işte o su çok şifalıymış, ince hastalık ve tauna iyi gelirmiş. Kova kova satacağım, evimizi istediğin yiyeceklerle dolduracağım.
Kadının hoşuna gitmiş:
“Bu kere olsun ağzını sıkı tut. Hadi bekleme, ilk siftahını bu gün yap. eşeği ahırdan çıkar, güğümleri doldur kovalarla pazarda sat.
Keloğlan, eşeğinin yuları elinde, inmiş suyun gözüne. Kapları doldurmuş, yürümüş gitmiş pazara. Herkes kendisine gülermiş. “Bu aptal çocuğun yapmadığı iş bir bu kaldıydı”, demişler. Keloğlan, tellal gibi başlamış bağırmaya: “Duyduk duymadık demeyin, Keloğlan suyunu deneyin, toundan, inceden kurtulun!”
Halk bir anda başına toplanmış. Biri sataşmış, “Kimi kandırıyorsun sen? Hiç su satılır mı? Nerede görülmüş bu?”
Keloğlan, adamı duymamış bile, ilan etmeye devam etmiş. Kasaba’nın Kadısı oradan geçermiş, Keloğlan’ın nidasını duyunca, yanına yaklaşıp demiş ki, “Halkı kandırmaktan dolayı, seni cezalandırırım Keloğlan. Hadi, pılını pırtını topla ve köyüne dön. Keloğlan, “Denemesi bedava Kadı Efendi”, demiş. “İstersen, bir tas iç”.
Ahalinin gözleri, ikisinin de üzerindeymiş. Bakalım bu işin sonu nereye varacakmış?
Kadı: “Yok yahu” demiş, “önce sen iç bakalım, hem ben göreyim, hem de ahali. Ne bilelim, belki zehirli su sa-tacaksın. Hadi dikle tası kafana”.
Kadı madı dinlememiş Keloğlan, patavatsızca karşılık vermiş. “Oldu mu Kadı Efendi. Biz, insanları kandıracak kadar kötü müyüz? Hem ben, ne inceden, ne de taundan şikayetçiyim. Ne diye içeyim ki?”.
Herkes kıkır kıkır gülerken, Kadının tepesi atmış, “Böyle ağzına geldiği gibi konuşma Keloğlan. Bana edebinle konuş. Kim söyledi sana bu suyun şifalı olduğunu? Kendin hekim misin? Aklın bu işlere ermez senin. Bu insanların sağlığı da benden sorulur”.
Sonra seni hapse atarım bak.
Saf oğlanın saflığı gitmiş, aksiliği gelmiş üstüne. “Peki sen doktor musun Kadı Efendi” diye söylenmeye devam etmiş. “Nereden biliyorsun bu suyun hastalıklara iyi gelmediğini. iftira atma bana, beddua ederim sana”.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-27-2010, 15:27   #24
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Kadı, kadılığını gösterip demiş ki, “Bu dediğin doğrudur. Öyle ya, ben hekim değilim. En iyisi ince veya taundan mustarip birini bulup ona içirelim suyu.”
Olacak ya, hemen bir ince (verem) hastası öne çıkmış. “Verin bana bir tas su” demiş. “Verin de içeyim”.
Ölmüş koyun kurttan korkar mı? Ahali, daha bir merak girdabına girmiş. Hasta olan bir kadınmış. Bir de yalvarmış. Keloğlan, bir tas suyu içirmiş kadına. Bir dikleyişte suyu içmiş. Birdenbire öyle bir iştaha gelmiş ki, hemen bir şeyler yemek istemiş. Bu nedenle, şöyle konuşmuş: “Bana somun somun ekmek getirin. Karnım aç, çok aç. Hepsini yiyeceğim, hepsini”.
Biri koşmuş fırına bir çuval dolusu somun ekmek alıp hemen dönmüş, hasta kadın, bir anda dört somunu yemiş. Bir tas su daha içmiş, dört somun daha indirmiş midesine.
Bir anda, kadının yüzü canlanmış, sanki veremden eser kalmamış. Herkes, Keloğlan’a hayran hayran bakarmış. Şöyle şeyler konuşurlarmış:
“Ummadığın taş, baş yarar. Keloğlanı gördünüz mü? Meğer, ne marifetleri varmış. Yaşlı bir kadının kel kafalı oğlu deyip gülerdik, ama meğer neymiş be”.
Ahali, şimdi Kadı’nın ne diyeceğini merak edermiş. Gayet memnun ve rahat bir sesle: “Seni hepimiz adına kutluyoruz Keloğlan” demiş Kadı. “Büyük bir hizmet yapacaksın artık. Bütün memleketlerde nam yapacaksın. Hem bütün bunlardan başka, büyük sevap alacaksın. Bütün ahali senden su alabilir. Hadi kolay gelsin” demiş ve gitmiş.
Suyun tamamını satan Keloğlan, eşeğini yiyeceklerle yüklemiş dönmüş köyüne. Yolda pek neşeli olduğunu gören köylüler, takılmışlar. “Hayrola Keloğlan. Suyu ne yaptın? Keloğlan, “Döktüm”, demiş, “kızdım döktüm”.
Fakat eşeğin sırtında bir sürü yiyecek olduğu için, birisi ciddi ciddi öğrenmek istemiş, gerçeği ve sormuş: “Bizimle kafa bulma Keloğlan, peki bunca yiyeceği neyle aldın?”
“Şimdi ben ne söylesem, bana inanmayacaksınız. Ne diye konuşayım?”
“Yahu, ağzın mı eskir, söylesen” demiş bir başkası. “Gidin pazara, görürsünüz satmış mıyım, satmamış mıyım suyu” dedikten sonra, türkü çağıra çağıra devam etmiş yoluna.
Annesi, suyu satıp bir eşek yükü yiyecekle gelen oğlunu görünce, mutluluk gözyaşları dökmüş. Düş gördüğünü sanmış. Oğluna sarılıp öpüp koklamış. Dualar etmiş. Günlerden beri ocakta yemek pişmezmiş. Bu yüzden pek kederliymiş kadıncağız. Hemen, hasta haline bile aldırmadan yemek pişirmiş. Böyle bir zamanlar geçmiş aradan. Kıskanç ve ahlaksız adam İskender, bu kez şifalı suya dikmiş gözünü. Keloğlan’ı yalnız bir yerde durdurup, “Suyu bana satar mısın” diye sormuş. Fakat, bu sefer, anasının da Nur Dede’nin de sözlerini unutmamış Keloğlan. içten pazarlıklı olarak şöyle cevap vermiş: “Bu kereki pazarlığımız kolay olmayacak, ama anlaşabilirsek, suyu satmayı düşünebilirim”.
Keyifli bir kahkaha patlatmış İskender. İnanama¬mış duyduklarına. Şöyle demiş: “Hey be Keloğlan, aslansın sen, dünyalarda bir tanesin. Borcumu söyle, anlaşmayı yapalım”.
Keloğlan, ciddi ciddi demiş ki, “iki deve yükü altın getir, suyu gözesiyle, kaynağıyla birlikte al”.
İskender şok olmuş, sanki gözleri donmuş. Ağzını burnunu eğip bükmüş: “Bana bak”, diye bağırmış Keloğlan’a. “O kadar altını, ben değil padişahlar bile zor bulur.”
“Sen bilirsin öyleyse İskender Emmi. Madem paran yok, öyleyse tabanları yağla da çek git” diye, sanki dalgasını geçmiş Keloğlan.
Sinirinden deliye dönen İskender: “Ben sana gösteririm”, deyip uzaklaşmış. Aynını anlatmış anasına Keloğlan. Yaşlı kadın İskender’i çok iyi tanırmış. Bundan sonra, su gözesini her akşam beklemesini tembihlemiş, oğluna.
O günden sonra, Keloğlan, her gece suyun göze¬sini beklemeye başlamış. İlk zamanlar, kimseler gelip gitmemiş. Ama bir akşam, İskender, usul usul suyun gözesine doğru yaklaşırken Keloğlan, dikkatle kendisine bakarmış. Hemen tanımış tabii Keloğlan bu kıskanç adamı. Şimdilik dokunmamayı yeğlemiş. Belki bir iki kez gelir, su alıp gider ve bir daha da gelmek istemez diye düşünmüş.
Hakikaten, İskender, yanında getirdiği su kaplarını doldurmuş, bir tas su içmiş ve geldiği gibi sessizce dönüp gitmiş …
Anası ikide bir herhangi bir durum, bir tehlike olup olmadığını sorunca, “Ben varken evvel Allah, kimse yanaşamaz, şifalı suya ana” der, kahramanlık edalarına bürünürmüş ama, artık, bundan sonra böyle demesi pek mümkün olmamış.
Çünkü, İskender bir hainlik daha yapmış. Rengi öteki normal sulara benzemediği için şifalı sudan doldurduğu kapların içine, bayıltan otunun tohumundan atmış.
Köyün kapılarını tek tek dolaşarak, suyun çok kötü olduğunu, içildiğinde bayılttığını ve bir hafta boyunca tesirinin geçmediğini söylemiş. Bir de yanında taşıdığı o şifalı suyu göstererek, “İşte insanlara şifalı diye sattığı suyun aslı. Varsa cesareti olan buyursun içsin”, diyerek, ne kadar doğru söylediğini güya ortaya koymuş.
Kim cesaret edebilir ki, böyle bayıltıcı bir tesiri olduğu söylenen suyu içmeye? Hileci İskender bir taktik daha bulmuş. Hemen bir köpek bulup getirmiş. Suyu içen köpek, saniyesinde bayılıp devrilmiş. Bunu gören köylüler, insanlara büyük bir iyilik yapmış olmak için, çıkmışlar civar mahalle ve köylere, tek tek uyarmışlar insanları. “Keloğlan’ın sattığı suyu sakın içmeyin. Yoksa, bayılırsınız. Bir hafta kendinize gelemezsiniz, belki de ölürsünüz. Aman ha, dostlar, köylüler, aman”.
Oldukça kurnaz olan İskender, bununla da kalmamış, gitmiş, şifalı sudan epey almış ve halka şunu ilan etmiş: “Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, İskender suyu için. Şifayı görün”.
Halk, yine şüphe içindeymiş.
Bunu gören İskender şişine şişine, kendisinden gayet emin bir vaziyette bir kova suyu o kocaman midesine akıtmış.
Tabii, halk, daha durur mu? Kovalarla, kazanlarla su almışlar İskender’den. Bizim saf Keloğlan ise, kalakalmış orta yerde. Kimseye laf anlatamamış.
Anası: “Bundan sonra, daha dikkatli ol oğlum, nasıl oluyor da sen bu adamı göremiyorsun, aklım almıyor. Ah, gençliğim olaydı da, o İskender denen kurnaz tilkiyi tepeleyeydim” diyerek, üzüntüsünü belirtmiş.
Olaya çok sinirlenen Keloğlan, bu adama hak ettiği dersi vermenin zamanı geldiğine inanmış ve bir yol yöntem aramış.
Hırsından deliye dönmüş.
Nihayet, kurnazca bir plan gelmiş aklına ve hemen uygulamış. Başka bir yerden aldığı birkaç kova suyun içine zehir koyan Keloğlan, şifalı, suyun yanına koymuş kovaları. Şifalı suyun ağzını da kocaman bir taşla örtmüş ve yakınlarda bir yere gizlenmiş.
Az sonra, İskender gelmiş. Birden şaşırmış, üzülüp de kahrolmuş. Zaten çok susamışmış. Hemen kovalardan birini ağzına diklemiş. içmiş epey. Ama, bir şeyler olmuş ve yere yıkılmış. Bir daha da kalkamamış.
Keloğlan, adamın ölüp ölmediğini adamakıllı anlamak için gelmiş başucuna, bakmış ki, ölüp gitmiş. “Oooh, demiş, hak ettiğin cezayı buldun “.
Keyifli keyifli evine dönmüş. Anası sormuş: “Niye hemen geldin Keloğlan?”
“İşini bitirdim ana” diye konuşmuş Keloğlan.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-27-2010, 15:31   #25
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Varsayılan Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

“Kimin işini Keloğlan, sen nelerden söz ediyorsun?”
“O alçak adam kendi tuzağına kendi düştü, zehirli sudan içti ana”.
“Hemen saklan oğlum”, demiş anası, “seni gelip bulurlar sonra”.
Keloğlan: “Kim bilecek ana” demiş, “boş ver sen, nasıl olsa benim suyumun zehirli olduğunu söylemiyor muydu? Kör mü gözü, içmeseymiş der insanlar …
Neyse…
Kara haber, yerde durmazmış.
İskender’in, Keloğlan Suyu içerek zehirlenip öldüğü haberi, bütün civar köylerde ve kasabada duyulmuş. Bütün halk şaşırmış, “ucuz kurtulduk” diye söylenmiş herkes. Bu olay, Kadı’ya kadar ulaşmış. Zaten, bir sürü şikayet gelmiş. Hemen tutup sorgusuz sualsiz hapse atmış Keloğlan’ı.
Dünyadaki tek varlığı Keloğlan’ının hapse atılmasından sonra, hayli üzülen yaşlı kadın, işin peşini bırakmamış. Öyle etmiş, böyle yapmış, çıkmış Kadı’nın huzuruna. Ama büyük bir azar işitmiş Kadı’dan:
“Hem suçlu, hem güçlü pozu yapma be kadın bana. Senin oğlun katil katil. İdamı gerekir ama, yaşı kurtarmıyor. Hadi çekil git, mahkemeyi de boşu boşuna işgal etme”.
Kadın, oturmuş olduğu yere, başlamış hüngür hüngür ağlamaya.
Kadı, başına bir iş olmaktan korkmuş:
“Söyle, diye bağırmış, söyle be ihtiyar kadın, ne söyleyeceksen”.
Haklı olduğundan adı kadar emin bulunan kadıncağız, şunları söylemiş: “Suçsuz benim oğlum, karıncayı bile öldüremez o. Çıkart ne olur Kadı Efendi oğlumu hapisten, yoksa atarım kendimi şu merdivenden …
Öfkesi katlanmış Kadı’nın:” Be hey kadın! Suçu sabittir Keloğlanın. Cezası hapistir zehirli su satanın. Var git işine”.
Kadın, kararlı kararlı söylenmiş: “İsterseniz suyu kontrol ettirin Kadı Efendi. Ben ve oğlum, her gün o sudan içtik, niye zehirlenmedik. Yalan mı söylüyorum sana? Hadi, artık acı bana, yol ver, çıksın Keloğlan’a”.
Kadı, kadının bu sözlerinden sonra biraz düşünmüş:
“Akla uygundur bu dediğin ihtiyar kadın. Suyu kontrol ettireceğim. Eğer zehirli çıkarsa, oğlunu idam ettireceğim gibi, seni de zindanlarda çürüteceğim, haberin olsun”.
Yaşlı kadın: “Boynum kıldan incedir Kadı Efendi” diye konuşmuş.
Kadı, hemen bir su uzmanı bulmuş, suyu yerinde kontrol ettirmiş.
Uzman: “Kadı Efendi, demiş, su gayet sağlıklı ve hem de şifalıdır. Kim söylemişse yalan söylemiştir, raporu budur”.
Kadı, daha fazla ve daha derin bir araştırma yapmadan Keloğlan’ı hapse attığı için çok üzülmüş. Bir emirle, Keloğlan’ı hapisten salıvermiş. Bir de tellal çıkartıp bağırttırmış: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin, Keloğlan, hapisten çıkarılmıştır. Suyunun sağlıklı. ve dahi şifalı olduğu anlaşılmıştır. Veremliler, vebalılar, koşun, Keloğlan’ın şifalı suyunu bulun!”
Bu haber üzerine çok mutlu olan anası, sevinç gözyaşları dökmüş. Allah’a, bu beladan kurtardığı için şükürler etmiş.
O günden sonra Keloğlan’ın müşterisi o kadar çoğalmış ki, paraları ne yapacaklarını şaşırmış.
Artık, parası olmayanlara bedava su dağıtmaya başlamış. Böylece, hak yerini bulmuş. Keloğlan ile anası, çok mutlu olmuş ve bolluk bir hayat sürmüş.
Darısı mı? isteyenlerin başına.
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 07-05-2011, 13:24   #26
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

(Çocuk Cin)

Keloğlan, oyun oynamayı çok severmiş. Fakat annesi bu kadar fazla oyun oynamasına çok öfkelenir, bağırır, çağırır, kimi vakit, güzelce sopa atarmış.
Akşamlardan bir akşammış. Keloğlan mahalle arkadaşları ile bir oyuna dalmış. Oyunun adı bezirganbaşı imiş. O kadar kendilerini oyuna vermişler ki, tüm arkadaşları gibi bizim Keloğlan da zamanının nasıl geçtiğini bilmemiş. Yatsı vakti çoktan olmasına karşın, onlar hâlâ oyundalarmış.
Nihayet bir arkadaşları hatırlatma yapmış: Annelerimiz bize ceza verir. En iyisi dağılalım. Bunun üzerine bütün çocuklar birbirlerine iyi akşamlar dileyerek evlerine dağılmış. Keloğlan ise kalakalmış orta yerde, hem de karanlıkta. Çünkü evi çok uzaklardaymış. Bu yüzden tek başına gitmekten çok korkarmış.Şansına ay ışığı da yokmuş o gece. Ne yapsın Keloğlan? Korkulu vaziyette, karanlığın içine doğru yürümüş, ama neredeyse aklı uçacakmış, yerlere düşüp bayılacakmış, keşke bu kadar geç kalmasaymış, annesinin neler söyleyeceğini düşündükçe korkmaya başlamış.
Gide gide bir dereye gelmiş. Ama, geceymiş ya, (ortalık) çok ıssızmış. Bir yandan da çakalların uluması ortalığı doldururmuş. Derenin biraz yukarısında çok geniş bir düzlük varmış. İşte oradan kulağına çalgı sesleri gelmeye başlamış.
Acaba ne var bu vakitte orada, diyerek yürümüş. Bir de ne görsün? Çok sayıda cin ve orta yerde bir kadın. Kadın oynar, cinler alkış tutarmış. Çalgılar gümbür gümbür ötermiş. Ne yapacağını şaşıran Keloğlan kala kalmış olduğu yerde ve oyunu seyre dalmış gitmiş. Hepten unutmuş evine gideceğini, annesinin neler söyleyeceğini. bir sürü de söz işitip, sopa yiyeceğini.
Vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Keloğlan mı? Yine kendinde değilmiş.

Bunca cinin arasında bir kadının işi neymiş?
Başlamış cinler de oynamaya. Bizimkinin de oynayası gelmiş, ama aralarına karışmaktan korkarmış. Kendi kendisine, olduğu yerde dönmeye başlyamış, bir ara o kadar heyecanlanmış ki, birkaç takla atmış. Birdenbire çalgı sesleri kesilmiş. Cinler birer birer oyunu bırakıp oturmuşlar. Sonra da derin bir uykuya dalmışlar. Ama, kadın uyumamış.Bir kenara çekilip sesli sesli ağlamaya başlamış. Buna bir mana verememiş Keloğlan. Yavaşça kadının yanına sokulmuş. Gayet içten bir dille derdini sormuş.
“Kimsin sen? Nasıl düştün bu cinlerin arasına?”
Adı Zarife imiş kadının. Kendisi gibi bir insan görünce çok esvinmiş, hatta şok geçirmiş, bir ara bayılmış. Sonra kendine gelmiş. şu hiç hoşlanmadığı cinlerden kurtulabileceğini düşünmüş. Keloğlan, biraz yüksek sesle konuşmaya başlayınca, hemen eliyle “sus” işareti yapmış. Kolundan tutarak Keloğlan’ı birlikte uzaklaşmışlar cinlerin yanından. Daha biraz gitmeden aksilik olacak ya, cinlerden biri uyanmasın mı? Bakmış ki Zarife yok. Sinir tepesine vurmuş. Çünkü Zarife’ye aşıkmış. İkide bir arkalarına bakarak yürüyen keloğlan ile Zarife, bir cinin peşleri sıra geldiğini görünce öyle korkmuşlar, öyle ürkmüşler ki, dilleri tutulmuş. Kadının aklına bir çare gelmiş. Keloğlan’ın kulağına eğilmiş, “Aman Keloğlan, şu cine yem olmayalım aman”.
“Ne yapalım” diye sormuş Keloğlan.
“Sen” demiş, “Çocuk cin gibi rol yap”.
“Eee…”
“Yaklaşınca ‘ey cin’ de, ‘Zarife’yi ihtiyacına götürüyorum, az sonra döneceğiz’ de, tamam mı Keloğlan”.

Cin iyiden iyiye yaklaşmış. Sıcak nefesi bile işitilirmiş.
Sesini sinek gibi incelten Keloğlan şöyle demiş:
“Ey uyanık cin, bize yaklaşma! Zarife’nin ihtiyacı var, birazdan döneceğiz”.
Cin, başka bir aksilik olmasın diye, hemen durmuş. Keyfi yerindeymiş. Çünkü, şimdi Zarife ile dönüşte gönlünce muhabbet edecekmiş. Böyle hayallere dalıp gitmiş. Beklemiş, beklemiş fakat hâlâ dönen olmamış. Şöyle birkaç defa seslenmiş. Ama hiç cevap alamamış. Çok sinirlenmiş. Hırsından kafasını ağaçlara vurmuş. Ne yapacağını şaşırmış.
“Heey arkadaşlar, yanıma gelin, Zareife’yi kaçırdılar. Hâlâ ne horulduyorsunuz”, diye bağırmış.
Tabii cinler, hemen uyanmış ve yanına gelmişler.
Gitmişler hızla, ama yakalayamamışlar bir türlü kaçanları.
Keloğlan Zarife ile birlikte evine gelmiş.
Anası, uyku uyuyamamış, gözleri yollarda kalmış. Bağırmaktan sesi kısılmış. Pek de sinirliymiş. Bir sürü laf etmiş. Üstelik yanındaki kadına da bir anlam verememiş. Tam kadına “Senin ne işin var burada” diye soracakken Zarife evvel davranıp şöyle demiş:
“Ey yaşlı ana, Keloğlan’a bir şey deme, çünkü beni cinlerin elinden kurtardı. O olmasaydı, ben şimdi hâlâ cinlerin elinde esir olacaktım. Neredeyse bir can borcum var. Ödülünü, bir şekilde vereceğim”.
Tabii, bu sözlerden kim hoşlanmaz!
“Hoş geldin kızım, safalar geldin hem. Şöyle buyur. Oturun hele,, Keloğlanım, yaman oğlanım, ne duruyorsun, sıcak süt getir ablana” diyerek ne kadar keyiflendiğini ortaya koymuş yaşlı kadın.
Zarife, birkaç gün misafir kalmış Keloğlanların evinde. Ama içi çok acımış, hallerini görünce. Yaşlı kadına demiş ki, “Ana müsaade edersen gitmeliyim artık. Ana dedim sana, çok iyilik ettin bana. Hem de Keloğlanı götürmeliyim.
Kadın: “Olmaz” diye itiraz etmiş.
Zarife, “Ama” demiş, “Ona ödül vermeliyim”.
Kadın, “Ne ödülü vereceksin” diye sormuş.
“Söylemem tadı kaçar” demiş Zarife.
Kadın, “peki” demiş.
Keloğlan anasının elini öpmüş, sanki çok uzun zaman kalacakmış gibi.
“Hemen dön gel oğlum” demiş anası, gözlerimi yollarda koma.
Zarife ve Keloğlan, çıkmışlar yola. Konuşa konuşa gitmişler, gitmişler, bir konağın önüne gelmişler.
Konak, ama ne konakmış. Etrafı bağlık bahçelikmiş.
Ünlü bir beyinmiş bu konak.
Bey, konağın kapısında görünmüş. Bir sevinç narası atmış.
“Hoş geldin Zarife” demiş. Artık ümidimi büsbütün yitirmiştim.
Zarife beyin karısıymış.
Bey, Keloğlan‘a bakmış. Sevmiş çocuğu. Zaten hiç çocukları olmadığı için, yıllardır bir evlatlık ararlarmış. “Buldum işte” demiş içinden.
Zarife Keloğlan’ı öve öve bitirememiş. Cinlerin elinden nasıl kendisini kurtardığını bir bir anlatmış.
Bey, “Ay tüysüz oğlan, gözleri ışıltılı oğlan, ne şen çocuksun sen. Kal bizimle istersen” demiş.
Hemen itiraz etmiş Keloğlan, “Olmaz beyim, bir anacığım var şu dünyada. Onu bırakamam kendi halinde. Kalır gözleri yollarda, izin ver beyim, hemen döneyim”.
Zarife bir başka yalvarmış, “Etme eyleme Keloğlan, hayatımı kurtaran oğlan. Biraz daha sabretsin ihtiyar anan. Görünce, götüreceğin hediyeleri, çok beğenecek vallahi inan”.
İsteksizce başını sallamış Keloğlan, “olur” diye fısıldamış.
O sıralar, beyin düzenlediği bir “en güzel türkü yarışması” hazırlıkları son aşamaya gelmiş. Yalnız, bu yarışmaya sadece çocuklar katılabilirmiş.
Bey, Keloğlan’a gülümseyerek demiş ki, “Ay dazlak oğlan, sesi güzel oğlan, yakında bir türkü yarışması var, sen de katıl oğlan”.
Olumsuz manada başını sallamış Keloğlan, “olmaz beyim beceremem” demiş.
Bey, “niçin” diye sormuş. “Ben çok utanırım, hem de sesim güzel değil” cevabını vermiş bizimki.
Bey, “Buluruz bir çaresini” demiş, “bir tek ölümün çaresi bulunmaz”.
Yine Zarife girmiş araya, “Senin için büyük fırsat olur keloğlan, çok büyük ödül alırsın.”
“Dedim ya hem utanırım, hem de sesime güvenemem” diye tekrarlamış Keloğlan.
Zarife, “Senin” demiş, “sesini güzelleştirecek bir yumurta biliyorum. Bir de neva otu yersen utangaçlığın da gider”.
Buna sevinmiş Keloğlan, “yumurta nerede neva otu nerede” diye merakla sormuş.
Devam edecek
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 07-05-2011, 13:25   #27
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Zarife açıklamasını şöyle yapmış: “Yumurta Kaf Dağı’nda bir ağacın dallarından birinde. Neva otu ise yakınlarımızda.
Bey, “Peki hanım” demiş, “bu yumurtayı nasıl getirteceğiz?”
“Zümrüdü Anka kuşu ile” diye cevaplamış karısı.
Bey gülmüş, “Seninkisi masal be hanım” demiş, “Masaldan da masal. Kaf Dağı neresi? Hem Zümrüdü Anka Kuşu’nu nerede bulacaksın?”
“Sen o işi bana bırak” diyerek Keloğlan ile birlikte evden çıkmış Zarife. Bir zaman yürümüş gitmişler. Bir derenin kenarında durmuşlar, vakit geceymiş.
Cinler, yine davul zurna cümbüş yaparmış. Zarife, cinleri görünce “ne güzel eğleniyorsunuz, ne kadar keyiflisiniz” diye takılmış.
Cinler, Zarife’nin gelmesinden çok memnun kalmış. Uzun zamandır onun eksikliğini unutamadıklarını söylemişler.
Beklediği fırsatı değerlendirmiş Zarife: “Bana Zümrüdü Anka Kuşu’nu bulup getirirseniz, yeniden aranıza katılırım. Hiç sizden ayrılmam”.
Ouuu! Cinlerin daha yanında durulur mu? Bir sevinmişler, bir neşelenmişler ki, yedi dağın ardından duyulmuş naraları, mutluluk şarkıları.
En akıllıları olan cin: “Senin için biz Kaf Dağı’nı bile buraya getiririz. Yeter ki aramıza katıl” demiş.
Keloğlan aptal aptal bakarmış.
Kambur bir cin şöyle seslenmiş, “Ey Zümrüdü Anka her neredeysen çık gel kamburuma kon”.
Bir nefeslik zamanda Zümdürü Anka gelip cinin kamburuna konmuş.
Neler olup bittiğine mana veremeyen Keloğlan, şaşırıp kalmış.
Kambur cin, Zümrüdü Anka’ya seslenmiş, “Ey kuş, senin hemen gelmen ne hoş! Şu kadın bir emir verecek hemen koş!”
“Olur” demiş kuş.
Zümrüdü Anka’nın güzel gagasına bir öpücük konduran Zarife, “Bu Keloğlanla birlikte Kaf Dağı’na gideceksiniz. Bir ağacın dalında, gümüş bir yuva içinde kırmızı bir yumurta var. Onu alıp bana getireceksiniz”.
Zümrüdü Anka gayet memnun bir durumda, “Emriniz olur sultanım” diyerek Keloğlanı kanatlarına aldığı gibi ormanların üzerinden uçup gitmiş.
Onlar gidince, cinlerle Zarife sohbete başlamış. Maksadı yumurta getirilinceye kadar onları oyalayıp sonra da kaçmakmış.
Cinin biri merak etmiş, “Ne yapacaksın yumurtayı?”
“O yumurta en kötü sesleri bile pırıl pırıl açar. Bizim Keloğlan’ın ‘güzel türkü yarışması’na girmesi gerekiyor. Ama sesinin iyi olmadığını söyledi. Ben de o yüzden bu yumurtayı getirtiyorum işte”.
Onlar sohbet ede dursun, biz Zümrüdü Anka ile Keloğlan’ınne durumda olduklarını anlatalım.
Pek kısa zamanda Kaf Dağı’na varan Zümrüdü Anka ile Keloğlan, aradıkları ağacı ve o ağacın dalındaki gümüş yuvayı bulmuş ve kırmızı yumurtayı alıp yine çok kısa bir anda cinlerin yanına dönmüş.
Cinin biri, “Hadi bakalım Keloğlan” demiş, ilk türkünü bize söyle!
Zarife hemen aşağıdaki dereden bir neva otu bulup getirmesi için cinin birine rica etmiş.
Koşup giden cin neva otunu alıp gelmiş.
Önce neva yiyen, ardından da kırmızı yumurtayı içen Keloğlan’da utangaçlık kaybolmuş, hem de sesi çok harika olmuş. Kafasına estiği gibi bir türkü söylemiş. Cinler çok keyiflenmiş. O kadar ki, kendilerinden geçip yerlere serilmiş horul horul uyumuşlar. Yalnız bir tanesinin gözü açıkmış. Uyamamış, Zarife’yi gözetlemiş. Bunu anlayan Zarife, Keloğlan’a yavaşça şunları söylemiş: “Keloğlan, sen biraz yukarılara çık. Bir güzel türkü söyle. Bütün cinler senin yanına koşacak. Çünkü çok beğendiler. Ben de bu arada kaçarım. Onlar yine uyur. O arada sen de tüyersin. Ormanlığın üst tarafındaki düzlükte buluşuruz”.
Keloğlan “Hay hay bey hanımı” demiş.
Çıkmış biraz üst tarafa Keloğlan, elini kulağına vermiş asılmış türküye. O kadar şahane söylemiş ki uyumakta olan cinler Zarife’yi falan unutup, sesin çekiciliğine doğru koşmuşlar.
Türkü bitmiş, cinler geri dönmüş. Bir de bakmışlar ki kadın çoktan kayıplara karışmış.
Hiç bekler mi Keloğlan?
Tavşan gibi sıvışıp geçmiş ormanların arasından. Zarife ile buluşup konağa gelmişler.
Bey çok mutlu olmuş.
Güzel türkü yarışması başlamış.Çocuklar birbirinden güzel türküler söylemiş. Sıra Keloğlan’a gelmiş. Ama herkes alay edermiş. Çünkü kılığına bakarak iyi türkü söyleyemeyeceğine inanırlarmış.
Şöyle konuşurlarmış aralarında: “Şu kel kafalı çocuğu acaba ne diye sokmuşlar yarışmaya?”
“Bu çocukta ses ne gezer?”
“Galiba en kötüyü seçmek için bu keltoşu yarışmaya katmışlar”.
Keloğlan çıkmış meydanlara. Hiç utangaçlık göstermeden öyle güzel, öyle harika bir türkü söylemiş ki, dinleyenlerin tamamı elleri çatlayasıya alkışlamışlar, ‘bravo, aferin, müthiş ses” demişler.
Bu başarısından sonra Keloğlan, şöyle demiş: “İzin verin artık, anama gideyim, bir tas sütünü içeyim, ellerinden öpeyim.”
Bey, başka türlü yalvarmış “Evladım yok, seni öz yavrumuz bileceğiz, istersen güzel bir kızla evlendireceğiz. Kal bizimle Keloğlan.”
“Olmaz” demiş Keloğlan. Ben anamı, kimselere değişmem.
İkna edemeyince, Keloğlan’a bir testi dolusu altın vermişler. Bir güzel öpüp sevip anasına göndermişler.
Anası, Keloğlan’ın bir testi altınla geldiğini görünce sevinçten düşüp bayılmış.
Neden sonra ayılmış.
Ana oğul, o günden sonra, fakirlik nedir hiç bilmemişler…
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 07-05-2011, 13:37   #28
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Keloğlan-değirmen

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kediler top oynarken eski hamam içinde. Develer tellal iken, ben olmayan camide imam ilen, altmış bin yıl tamam iken memleketin birinde. Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın yoksul kulu çokmuş. Bu kullardan biride gariplerin garibi Keloğlanmış. Yaşlı bir anasından gayrı kimi kimsesi yokmuş. Sabahın köründen, akşamın geç vaktine kadar çalışır çabalarmış ama gene de, ancak karınlarını doyurabilirlermiş. Keloğlan uzun uzun düşünmüş, taşınmış, ne kadar çalışsa çabalasa sonunu hayırlı görmüyormuş. Çünkü üç kuruş olsun bir kenara koyamıyormuş. Bir hastalansa ya da işsiz kalsa aç, açık kaldıklarının resmiymiş. Oysa köle gibi çalışıyormuş. İlkin ne diyeceğini, neye karar ereceğini bilememiş. Kel kafasını uzun uzun kaşıyıp, hayatını garantiye almak için çıkar bir yol bulmaya çalışmış…
Bulunduğu ülkede başla işte yokmuş ki şansını denesin. Sonunda gurbete çıkmaya karar vermiş. Düşüncesini anasına açmış. Anası boynunu bükmüş.
- Haklısın oğul, demiş.
- Zengin olmak için mutlaka bir yol bulmalıyım ana..
- Başka çaren yok galiba? demiş anası..
- Bazı adamlar nasıl mal mülk sahibi oluyorlarsa bende olacağım. Bu yoksul hayattan bıktım.
- Babanda senin gibi düşünüyordu. Başaramadı. Gurbetlerde öldü oğul. Gideceğin yerlerde kendine dikkat et. Beni kuru başıma bırakma demiş.
” Keloğlan ” azık torbasını almış, bir sabah erkenden anasının elini yüzünü öpüp yola çıkmış.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, dönmüş arkasına bakmış, bir de ne görsün? Bir arpa boyu yol gitmiş. Yorulmuş artık, tükenmiş, karnı acıkmış, oturmuş bir pınar başına, açmış azık torbasını, karnını bir güzel doyurmuş..
Bu arada susamış. Avuçlarını doldura doldura, kana kana su içmiş pınardan. Elini yüzünü bir güzelce yıkamış. Büyük bir ferahlık duymuş, kendi zinde hissetmiş. Artık yola çıkabilirmiş.
- Oh! Demiş…
Ama ne! Keloğlan daha sözünü bitirmeden, pınarın akarından bir küçük insan yalağa kayıvermiş. Daha yalağa düşer düşmez, aksakallı, güler yüzlü bir adam oluvermiş.
- Beni mi çağırdın oğul? Demiş.
Keloğlan korkusundan, şaşkınlığından ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememiş. Yaşlı adam aksakallarını sıvazlayarak:
- Belli ki garibansın, dileğini neden söylemiyorsun oğul? Demiş.
Yaşlı adamın aksakalları, güler yüzü, tatlı sözü birden güven duygusu uyandırmış Keloğlanda:
- Ne söyleyeceğimi birden şaşırdım da. Ummadığım bir zamanda sizi karşımda görünce, demiş.
Yaşlı adam ondan korkmaması için elinden geleni yapmış:
- Sana hiç bir kötülüğüm dokunmaz oğul, demiş. Ben sana iyilik yapmaya çalışıyorum. Eğer: ” Oh” diye beni çağırmasaydın gelecek değildim. Ben senin iyilik meleğinim. Dile benden ne dilersen yapacağım. Büyük bir sıkıntı içinde olduğunu biliyorum. Derdini anlat bana..
Keloğlan başından geçenleri kısaca anlatmış, yaşlı adam:
- Demek zengin mal mülk sahibi olmak istiyorsun? Demiş:
- Evet…
- Hem kolay, hem de ne zor iş istedin benden.
- Zorluğu ne bu işin? Diye merakla sormuş, keloğlan.
- Zorluğunu da kolaylığını da sonra anlarsın. Ama sana yardım edeceğim. Beni dinlemek, aklını kullanmak gerek.
- Fırsat verirsen aklımı kullanırım.
- Beni dinlemezsen… Sonun kötü olur.
- Dinlerim.
Yaşlı adam uzun uzun düşünmüş.
- Yolunu gözleyen yaşlı bir anam var. Eğer yardım edersen…

- Al bunu, iyi sakla, demiş.
- Ne işe yarar bu?
- Başın çok sıkıldığı zamanlarda: ” Açıl değirmenim açıl, ” dersin. Anladın mı Keloğlan?
- Anladım.
- Sakın başın darda kalmadan bu sözü söyleme. Sonra çok kötü şeyler olabilir. Hadi şimdi güle güle.
Keloğlan teşekkür edip, yaşlı adamın elini öpmek istersen onun birden yok oluverdiğini görmüş. Önünü, ardını, sağını, solunu araştırmış ama adamı görememiş… Bir taraftan sevinmiş, bir taraftan korkmuş:
- Gayri gurbette işim yok, geri döneyim, anam yolumu gözleri, demiş.
Hemen yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir arpa boyu yol gitmiş. Yaşlı adamın sözleri kafasını kurcalayıp durmuş:” O sözleri şimdi söylesem ne olur sanki?” demiş kendi kendine. ” Bakalım sözleri ne dereceye kadar doğru ?” görmek, bilmek, öğrenmek istemiş.
devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 07-05-2011, 13:39   #29
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

Değirmen
- Açıl değirmenim açıl,” deyince bakalım ne olacak diye çok merak ediyormuş. Düşüne düşüne kel kafasını kaşımış uzun uzun. Verdiği sözleri unutmuş adeta. Dedik ya şüphe kurdu bir kere yemeye başlamasın kişinin yüreğini. Keloğlan sözünü tutmamakla ileride başına gelecekleri birazcık düşünseymiş elbette bu karara varmaz, bu sözleri söylemezmiş.
Sağına soluna bakmış, kimseleri göremeyince, değirmenini torbasından çıkarmış:
- Açıl değirmenim açıl! Demiş.
” Çat..” diye bir ses işitmiş. Daha ne olduğunu anlamaya kalmadan değirmenin kapağı açılmış, gitgide büyümeye başlamış, kocaman bir kapı olmuş, aralanmış, içinden peri kızları çıkmış, ellerindeki altın tepsiler çeşit çeşit yiyeceklerle, içeceklerle dolu olarak getirip Keloğlan’ım önüne bırakmaya başlamışlar. Kısa zamanda Keloğlanın önü dağ gibi yiyecek, içecek dolmuş. Keloğlan ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmış:
- Vay canına, bizim değirmenin ne kadar büyük marifetleri varmış! Demiş.
O zamana kadar adını bile duymadığı yemekleri, içecekleri yiyip içmeye başlamış.
Patlayıncaya, çatlayıncaya kadar yemiş, içmiş, gene de dağlar gibi yiyecek, içecekler aynı kalıyormuş sofrasında. Tükenmiyormuş. Keloğlan sevincinden neredeyse aklını kaçıracakmış.
- Yaşadım, demiş, artık bizim evde açlıktan, yokluktan hiç söz edilmeyecek. Anam bu durumu öğrenince kim bilir ne kadar sevinecek.
Karnı iyice doyunca:
- Kapan değirmen kapan, demiş.
Emre hazır bekleyen peri kızları koşarak gelmişler, yemek dolu tepsileri alarak, değirmenin kapısından içeri girmişler, kaybolmuşlar. Ortalık yerde hiç bir şey kalmamış.
Keloğlan hemen evine doğru yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, sonunda evine varmış. Sevinçle tokmağı çalmış, beklemeden açılmış kapı..
- Ben geldim ana, demiş Keloğlan.
- Tez geldin oğul!
- İşlerim iyi gitti ana.
- Neler yaptın oğul?
Kaygı dolu ana, Keloğlanın neşeli yüzünü görünce ferahlamış.
- Yaşadık ana!
- Beni merakta bırakma oğul. Başına gelenleri anlat…
- Artık aç açık kalmayacağız.
- Bu kadar kısa zamanda nasıl zengin oldun oğul? Yoksa, birilerini mi dolandırdın?
- Hayır ana.
- Bir yer mi soydun?
- Ben kötü bir şey yapar mıyım ana’
- Tez döndün de..
- Hadi, başına gelenleri çabuk anlat ta beni meraktan kurtar.
Keloğlan başına gelenleri kısaca anlatmış, sonra cebinden sihirli değirmeni çıkarmış. Onun hünerlerini bir aran önce annesine göstermek istiyormuş:
- Bak ana bu değirmenin ne hünerleri var’
Yaşlı kadının şaşkın bakışlarına gülmüş Keloğlan, sonra:
- Açıl değirmenim açıl, demiş.
Sihirli değirmen açılır açılmaz, peri kızları yine altın tepsiler içinde çeşitli yemekler, içmeler getirmişler.
Nasıl sihirli değirmenimi beğendin mi ana?
- Çok güzel oğlum.
- Hadi yiyelim ana. O aç, açık kaldığımız günleri unutalım.
- Yiyeyim ama o günleri hiç unutmayalım oğul !
Oturup çeşit çeşit yemeklerden tıka basa yemişler..
- Doydun mu ana ?
- Doydum oğul.
- Kapan değirmenim kapan.
Değirmen kapanmış.
Ömrünü yoksulluklar içinde geçiren kadıncağız sevincinden ne söyleyeceğini şaşırmış:
- Aman oğlum sakın bunları kimseye gösterme. Dünyada kimsenin elinde bulunmayan bu değirmeni çalmak için her çareye başvururlar. Gene çok yoksul kalırız. Onu iyice saklayalım, demiş.
Keloğlan gülümsemiş:
- Hiç korkma ana, değirmenime hiç bir şey olmaz. Sen hiç merak etme, demiş. Marifetli değirmenini herkese göstermek, böbürlenmek istiyormuş fikrini açınca, anası:
- Sen beni dinlersen zararlı çıkmazsın oğul, demiş. Bazı kimseler değirmeni ele geçirmeye, bazı kimseler de böyle bir değirmeni ortadan kaldırmaya çalışacak.
- Neden ana?..
- Çok kimse kıskançtır oğul. Başkasının iyiliğini çekemez.
- Sen bu akşam bütün komşuları topla ana. Hemen onlara değirmenimin marifetlerini göstereceğim. Hem de hayatlarında yemedikleri yiyeceklerden yedireceğim…
Anası oğlunu tekrar uyarmış:
- Yapma etme oğul. Bu kadar marifetli değirmeni böyle işler için kullanma!
- Ne yapayım ana?
- Sofranı herkese açsan, onları yedirsen, onlara güzel, faydalı şeyler yapması için zaman kazandırsan o zaman başka olur. İnsanlar hep faydalı güzel şeylerle uğraşması için kolaylıklar sağlamalı oğul.
Anasının söyledikleri Keloğlan’ın bir kulağından girip bir kulağından çıkmış ve anası çaresiz razı olmuş onun önerisine…
Konu komşuya akşama kendilerine gelmeleri için haber göndermiş, bazıları kendisi çağırmış. Daha akşam olmadan dolup taşmış Keloğlanların evi. Keloğlan, marifetli değirmeni çıkarmış, ortada koyarak:
- Açıl değirmenin açıl! Diye ünlemiş. Herkesin meraklı bakışları arasında açılan değirmenin kapağı:” Çat ” diye açılmış. Kapak yavaş yavaş büyümüş, büyük bir kapı olmuş, aralanmış ve görenlerin yüreklerini hoplatacak peri kızları, ellerinde yemeklerle dolu altın tepsileri, herkesin hayretli bakışları arasında ortaya bırakıp çekilmişler.
Keloğlan gülümsemiş:
devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Eski 07-05-2011, 13:43   #30
kobali
Bölüm Sorumlusu
 
kobali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Antalya
İletiler: 1,312
Post Cevap: KELOĞLAN HİKAYELERİ

- Buyurun sayın konularımız istediğinizi yiyip için, demiş.
Gördükleri şaşırtıcı olay karşısında konukların sanki dilleri tutulmuş. Büyük bir şaşkınlık içinde yemekleri yemeye başlamışlar ve Keloğlan gibi gariban birinin böylesi marifetli bir değirmeni nereden bulduğunu merak etmeye başlamışlar. Durmadan yiyip içtikleri halde önlerindeki yiyecekler, içecekler tükenmiyormuş. İçlerimde Keloğlan’ı kıskananlar ve böylesi sihirli değirmeni ele geçirmeye çalışanlar çıkmış ! Böyle bir değirmenleri olursa neler yapacaklarını kurmuşlar. Bir tanesi:
- Bir işim vardı, şimdi gidip geleyim demiş ve Keloğlan’ın kine benzer bir değirmen bulmaya koşmuş. Az sonra bulmuş ve hemen geri dönmüş. Onun yapıp ettiklerinin kimse farkına olmamış. Çünkü Keloğlanın başından geçen meraklı olayları dinliyorlarmış. Herkes böyle sihirli bir değirmenden yararlanacak yerde, birer tane böyle sihirli değirmen sahibi olmak istiyormuş.
Yemekler yenip, dünyada eşi benzeri bulunmaya softa, peri kızları tarafından kapatılınca, değirmeni ele geçirmeyi kafasına koyan komşu, herkesin dalgınlığından faydalanarak, kaşla göz arasında değirmeni değiştirivermiş. Sonrada herkesle beraber, Keloğlanla annesine teşekkür ederek çıkıp gitmiş.
O gece tatlı rüyalar içinde geçirmişler Keloğlanla annesi. Bundan böyle evlerine gelen yok yoksul insanlara yardım etmeye, karınlarını doyurmalarına yardımcı olmaya karar vermişler. Başlarına gelenin farkında bile değillermiş. Genç vakit uyanmışlar. Kahvaltı yapmak için Keloğlan değirmeni eline alıp…
Açıl değirmenim açıl, demiş ama değirmen açılmamış. Tekrar terkrar yinelemiş o sihirli sözü fakat yalvarması yakarması boşuna olmuş, değirmen bir türlü açılmamış. Değil açılmak, yerinde bile kımıldamamış.
- Allah, Allah ! Ne oldu bu değirmene? diye üzüntüsüyle iç çekmiş keloğlan…
Anası işin farkında varmış;
- Değirmenimizi değiştirmişler oğul, daha işi anlamadın mı? demiş.
- Değiştirdiler mi ana ?
- Elbette.
- Haklısın ana. Olanlara bakılırsa..
- Şimdi ne yapacağız oğul?..
- Kimin çaldığını bilmiyoruz ki ! Gene yollara düşüp, bana bu sihirli değirmeni veren ak yüzlü, yaşlı adama gideceğim. Olanı biteni anlatacağım.
- Sözünü tutmadığın için sana kızmayacak mı?
- Bilmiyorum.
- İşte büyük sözü dinlememenin kötülüğü.
- Haklısın ana. Bir daha söz tutmaya ve sırrımı herkese açmamaya çalışacağım.
Azık torbasını almış, anasının elini öpmüş ve gene yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir arpa boyu yola gitmiş. Dönüp arkasına bakmış, bir ömür boyu yol gitmiş. Ve büyülü pınara varmış, Gene oturup azığın yemiş ve avuçlarına doldurduğu hayat veren, can veren soğuk pınar suyunu avuç avuç içmiş:” Oh!” demiş.
Der demez ak sakallı yaşlı adam küçücük boyuyla pınarın akarından süzülmüş, hemen büyümüş, kocaman bir kişi olup çıkmış. Keloğlan’ı karşısında görünce:
- Sözümü tutmadığın anlaşılıyor, demiş.
Keloğlan büyük bir utanç içinde:
- Haklısınız, demiş. Ne söyleseniz haklısınız. Sözümü tutamadım,suçum çok büyük. Ne olur beni bağışlayın. Artık akıllandım. Bir daha sözümden dönmem. verdiğiniz sihirli değirmeni hırsızlar çaldılar. Onu kötü kişilerin ellerinden kurtarmak için istiyorum… Ne olur bana yardım edin, bir yol gösterin.
Yaşlı adam kocaman eliyle ak sakallarını sıvazlayarak düşünmüş uzun uzun, sonra:
- Sana pek güvenim kalmadı ama, bir daha sözümden çıkmayacağına söz verdin, onun için sana bir fırsat daha tanıyacağım…
- Sağ olunuz efendim..
- Ama bu verdiğim armağanı da yitirirsen.
- Yitirmem.
Yaşlı adam gülümsemiş, sonra Keloğlan’a güzel bir tavuk vermiş.
Keloğlan tavuğa bakmış. Bu tavuğun öteki tavuklardan farkı yokmuş:
- Bu tavuk ne işe yarar? demiş.
Yaşlı adam:
- Bu tavuğu doğruca annene götürmelisin. Anladın mı?
- Anladım.
- Ne zaman başınız darda kalırsa, annen:” Yumurtla tavuğum, yumurtla!” desin. Bütün dertlerden kurtulursunuz.
- Ben bir şey söyleyecek miyim ?
- Hayır. Bu tavuk onundur. Sakın sen bir şey söyleme, söylersen beklenmedik olaylarla karşılaşırsın,anladın mı?
- Anladım.
- Hadi güle güle.
- Teşekkür ederim.
Keloğlan yaşlı adamın elini öpmek için uzandığında havuzun sularında kaybolup gittiğini görmüş.
- Bu yaşlı adam sakın Hızır olmasın? Keloğlan daha fazla düşünmeden yola koyulmuş, gene az gitmiş,uz gitmiş, bir arpa boyu yol gitmiş. Yorulmuş, bitmiş, oturmuş, dinlenmiş. Aklına tavuk, tavukla birlikte yaşlı adamın söylediği söz gelmiş. Acaba tavuğa” Yumurtla tavuğum, yumurtla” desem ne olur? Gene kendi kendine karar vermiş:
- Yumurtla tavuğum yumurtla! demiş.
Der demez de hayretli bakışları arasında tavuk çil çil altından yumurtlamaya başlamış.
Altınları toplamış Keloğlan.
- Artık zengin oldum, istediğimi yaparım, demiş.
Koşa koşa eve gelmiş. Kapılarını üst üste çalmış. Bekletmeden açmış annesi:
- Ne var, ne oluyor ?..
- Anne dünyanın en zengin insanı olduk, demiş.
Annesi bir Keloğlan’ın koltuğu altındaki tavuğa, bir de kel başlı, söz dinlemeyen, bu yüzden de başı dertte kurtulmayan oğluna bakmış:
- Neler saçmalıyorsun oğul ? demiş.
Keloğlan çil çil altınları anasına göstermiş, sonrada bağıra bağıra, başından geçenleri anlatmaya başlamış. Tavuğun marifetlerini sayıp döküyormuş. Kadın ne yapsa, ne etse onu susturamıyormuş. Kaş göz işaretleri bile para etmemiş:
devamı var
__________________
ÖNCE VATAN
kobali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Tarz

Yetkileriniz
Konu Açmaya Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
İletinizi Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Fikirmeydanı Kuralları
Hızlı Erisim


24 Saatlik Zaman Dilimi +2. Şuan Saat: 04:03.


vBulletin® Sürüm 3.8.4
Telif ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd. Türkçü Toplumcu Ağalanı'nın tüm hakları Türk Milleti'ne aittir. Kaynak göstererek alıntı yapmak serbesttir.
Türkçü Toplumcu Fikirmeydanı
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56